• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/vehbiaksit
  • https://plus.google.com/u/0/?partnerid=gplp0
  • https://www.twitter.com/vehbiaksit
VEHBİ AKŞİT
Kategoriler
Site Haritası
Örnek Nesil
Saat
Döviz Bilgileri
AlışSatış
Dolar5.64415.6667
Euro6.49936.5254
Aile Hayatı

Fransızca Site
İngilizce Öğreniyorum
Kaleiçi Camii sanal tur
Adım Adım Hac
Vav ve Elif
İbrahim Halveti
ibrahim halveti

Kutlu Doğum Konferansları Metinleri

Işık Saçan Peygamber-Doç.Dr. Mehmet GÖRMEZ

Bolu Müftülüğü tarafından 2007 Yılı 1.Dönem Konferans Programının üçüncüsü olan programda, 30 Mart 2007 Cuma günü saat 14.30'da Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Sayın Prof. Dr. Mehmet GÖRMEZ tarafından Bolu 17 Temmuz Kapalı Spor Salonunda "Işık saçan Peygamber" konulu bir konferans verilmiştir. 

Bu konferansta Dini Yayınlar Dairesi Başkanı Dr. Yüksel Salman Bey açılış konuşması yapmış ve Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Prof.Dr.Mehmet Görmez Bey "Işık Saçan Peygamber" konulu konferansı vermiştir.


(Bu konferans metni Dini Yayınlar Dairesi Başkanı Dr. Yüksel Salman Bey açılış konuşması yapmış ve Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Prof.Dr.Mehmet Görmez Bey "Işık Saçan Peygamber" konulu konferansı görüntülerinin Vehbi Akşit tarafından hazırlanan bant çözümüdür)

 

IŞIK SAÇAN PEYGAMBERLER KONFERANSI
AÇILIŞ KONUŞMASI
DR. YÜKSEL SALMAN

Dr. Yüksel SALMAN Bey,

Dini Yayınlar Dairesi Başkanı

Saygıdeğer Diyanet İşleri Başkan Yardımcım, Sayın Belediye Başkanım, Sayın İl Müftüm, Bolu İlimizin kamu kurumlarını temsil eden çok değerli birim amirlerimiz ve Sevgili hemşerilerim.  Hepinizi sevgiyle saygıyla selamlıyorum. Allah’ın rahmeti, bereketi hepinizin üzerine olsun.

Öncelikle Sevgili Peygamberimiz Muhammed Mustafa’nın yeni bir doğum yıldönümünü çok değerli hocamla ve siz değerli hemşerilerimle kutlamaktan ayrı bir zevk aldığımı ve onur duyduğumu öncelikle ifade etmek istiyorum.

Hepinizin bildiği gibi bütün peygamberler, Yüce Allah’ın yeryüzüne gönderdiği rahmet elçileridir. Onlar sahih imanı, doğru bilgiyi ve örnek yaşantıyı, hayır pratikleriyle insanlara anlatan ve gösteren rehber insanlardır. Peygamberler zincirinin son halkası olan Efendimiz Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (sav)  Efendimiz de aklın, ilmin, sabır ve fetvanın, hoşgörünün, muhtaç iken özveride bulunmanın, ihtiyaç sahibi iken paylaşmanın ve haksızlığa karşı gül satanın adıdır.

Onun hayatında, onun yaşantısında, hepimize, bütün insanlığa en güzel örnekler vardır. Belki günümüz insanı karşılaştığı bunca problemi çözebilmek, bunaldığı, tıkandığı ve adeta artık son noktaya geldiği bu buhranlık dönemde onun hayatını iyi anlamaya onun ilkelerini iyi özümsemeye ve onun bütün insanlığa sunduğu ilkeleri ve değerleri hayatlarının ve hayatlarımızın mihveri kılmaya ihtiyacı vardır.

Bugün insanlık belki ilim ve fen noktasında çok önemli bir noktaya geldi. Ama biz görüyoruz ki, gerek batıda, gerek Amerika’da, gerekse gelişmiş pek çok ülkede bunca refaha rağmen, bunca zenginliğe rağmen, insanlar bir türlü mutluluğu yakalayamıyorlar. İnsanlar buhrandan kurtulamıyor. Pek çok imkânlar kendi ayaklarına serildiği halde, özellikle batıda bakıyorsunuz intiharlar, sosyal problemler bir türlü dinmek bilmiyor.

Ne yazık ki, ülkemizde de artık şiddetin kol gezdiği, okulların ya da ilköğretim çağına kadar yavrularımızın, uyuşturucu madde bağımlılığıyla karşı karşıya geldiği, alkol ve uyuşturucu madde kullanımının arttığını, öğretmenini öldürebilen, sokakta kendi halinde yürüyen, mazlum insanlarımızı, büyüklerimizi, önünü kesip onun belki çok değerli de olmasa, üç beş kuruşunu almak için hayatına kastedecek derecede gençliğimiz, kötü bir noktaya geldi.

Tabi, aileler olarak, millet olarak hepimize düşen çok görevler var, sorumluluklar var. Bu sadece anne babanın veya belli müesseselerin yapacağı bir iş değil. Burada kolektif bir çalışma gerekiyor. Ama doğumunun yeni bir yıldönümünü idrak ettiğimiz Sevgili Peygamberimiz (sav)’in hayat ilkelerini, insanlığa sunduğu o rahmet iklimini, insanlığa getirdiği o güzel değerleri özümsemesi halinde, ben zannediyorum ki, pek çok sosyal problem kendiliğinden halledilmiş olacaktır.

Çünkü, gerek bireysel hayatımız ve gerekse toplumsal hayatımız açısından onu tanımak, onu anlamak, onun gibi yaşamak, onun gibi aile reisi olmak, onun gibi bir baba olmak, onun gibi bir idareci olmak, onun gibi komşularıyla ilişkisi güzel olan, ticaretinde dürüstlüğü, yaptığı işlerle en güzeli tercih eden, o model şahsiyeti, o kutlu nebiyi belki de bu mevlidi nebi vesilesiyle yeniden düşünmek, yeniden tefekkür etmek zorundayız. Sevgili Peygamberimizi ve onun getirdiği medeniyeti yeniden gözden geçirmek zorundayız.

Sevgili peygamberimizin hepimize, hepimizin kulağına küpe olabilecek bir sözünü nakletmek istiyorum:

“İman etmedikçe cennete giremezsiniz.” diyor Efendimiz.  “Birbirinizi de sevmedikçe gerçek anlamda inanmış olmazsınız.” Eğer biz birbirimizi sevebilir, eğer biz birbirimizi anlamaya çalışırsak sanıyorum ki, pek çok problem kendiliğinden çözülmüş olacaktır.

İşte mevlidi nebi ve nisan ayının başından itibaren, çok çeşitli bilimsel ve kültürel etkinliklerle ve her yıl artarak ve zenginleşerek devam eden kutlu doğum haftası etkinlikleri, Efendimizi tanımada, onu anlamada, ona yakîn olmada inşallah hepimize inşallah hepimize yeni bir sayfa açar.

Bir gün sahabe Efendimiz’e geliyor ve diyor ki:

-          Ya Rasülallah! Ben üzülüyorum, uykum kaçıyor. Efendimiz diyor ki: 

-          Neden uykun kaçıyor? Neden üzülüyorsunuz?

-          Ya Rasulallah biz dünya hayatında iken seninle birlikteyiz. Senin sohbetinle, seni görmekle müşerref oluyoruz, haz duyuyoruz. Ama öldüğümüzde senden ayrılacağız. Biz cennete girip giremeyeceğimizi bilemiyoruz. Girsek dahi senin makamın bizden daha üstün olacağı için, seninle ne kadar birlikte oluruz, bu endişe var bende. Bundan dolayı üzülüyorum. Efendimiz ona diyor ki:

-          Sen, sevdiğinle berabersin.

Bu hadisin başka bir rivayeti var. “Kişi sevdiği ile beraberdir.” Eğer biz o peygamber aleyhissalamı sever, O’nun ilkelerini özümsersek, O’nun gibi yaşamaya çalışırsak, ümit ediyoruz ki o kutlu nebi ile öbür âlemde hep birlikte oluruz.

Cenab-ı Hak hepimize, onun yeni bir yıldönümünü idrak ettiğimiz şu günde hepimizi sevgili peygamberimizin şefaatlerine nail eylesin…

Amin…

Cenab-ı Hak, onun ilkelerini iyi anlamayı,  iyi özümsemeyi ve hayatımızın her alanında onun gibi davranmayı, onun ilkelerini hayatımıza yansıtmayı, hepimize nasip ve müyesser eylesin.

Amin…

Ben sözü daha fazla uzatmak istemiyorum. Saygıdeğer Diyanet İşleri Başkan Yardımcımız Prof. Dr. Mehmet GÖRMEZ hocamı,  böyle bir konferans için, hele Efendimizin anlatıldığı anlamlı bir konferans için aramızda görmekten son derece memnun olduğumu ve onur duyduğumu ifade etmek istiyorum ve gerçekten biz, delaletleriyle Diyanet İşleri Başkanlığımızda yayın hizmetlerimizi biraz daha ileriye nasıl götürebiliriz onun çabası ve gayreti içindeyiz. 

Değerli rehberlikleri, yol göstericilikleri için de kendisine huzurlarınızda teşekkür etmeyi zevkli bir görev addediyorum. Ve böylesine anlamlı bir günde bizleri yalnız bırakmayıp buraya gelmenizden dolayı çok teşekkür ediyorum.  Ve sözü daha fazla uzatmadan, sözü asıl sahibine tevdi etmek istiyorum. Sayın Başkan Yardımcımız Prof. Dr. Mehmet GÖRMEZ daha uzun konuşması için sözü kendilerine sahibine tevdi etmek istiyorum.

Hepinizin mübarek kandilinizi tebrik ediyorum. Hepinize saygı ve selamlarımı sunuyorum.

 

 IŞIK SAÇAN PEYGAMBERLER KONFERANSI
PROF.DR. MEHMET GÖRMEZ

Prof. Dr. Mehmet GÖRMEZ

Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı

Aslında kadim kültürlerde, bir yerde üç gün ekmek yiyen, oranın suyunu içeni oradan addederler. 24 sene önce Bolu Eğitim Merkezinde 45 gün ekmeğinizi yedim, suyunuzu içtim. Zannediyorum beni de Bolulu addedilirsiniz.  (Alkışlar)

Elbette, elbette biz bugün IŞIK SAÇAN KANDİLİ, doğduğu günden bugüne kadar ve kıyamete kadar bütün insanlığa ışık saçan resulü kibriyanın dünyayı teşrifini kutlamak üzere toplandık buraya. Ancak bu vesile ile ben Bolu’daki din hizmetlerimize yeni bir aşk, yeni bir heyecan katmak üzere göreve başlayan İl Müftümüzü Yaşar bey hocamızı kutlamak ve hem de birlikte mesai arkadaşım olarak çalıştığımız, Dini Yayınlarda birlikte hizmet ettiğimiz Dr. Yüksel Salman Bey’i, ikisinin birlikte davetine icabet etmek üzerine huzurunuzda bulunuyorum.

Saygıdeğer Hanımefendiler, Beyefendiler…

Milletleri millet yapan yüksek değerler vardır. Milletleri millet yapan sevgiler vardır, sevdalar vardır. Bizim milletimizi de millet yapan çok yüksek değerler, çok yüksek sevgiler, çok yüksek sevdalar vardır. Ve bizim milletimizin en büyük sevgisi, en büyük sevdası şüphesiz Muhammed Mustafa sevgisidir.

Çin Seddi’nden Adriyatik’e kadar, dünyanın neresinde gezerseniz gezin, millet olarak bizim mayamızda Muhammed Mustafa’nın sevgisi var. Rasülü kibriyanın vefatından itibaren bütün milletler ona olan aşkınını, sevgisini, sevdasını ortaya koymak için şiirler yazdılar,  kasideler yazdılar, ilahiler yazdılar, edebiyatlar oluşturdular. Fakat bizim edebiyatımız, peygamber sevgisini çok daha fazla çok daha farklı işlemiştir. Bizim edebiyatımızda, bizim kültürümüzde peygamber sevgisi çok daha farklı algılanmıştır.

Bizim sevgi merkezli bir Muhammed Mustafa tasavvurumuz var. Fuzuli’den Süleyman Çelebi’ye, Mevlana’dan Yunus’tan Necip Fazıl’a kadar ilhamını bu sevgiden almayan hiçbir şair tarihimizde büyük şair olamamıştır. Bakın tarihe, bakın edebiyat tarihimize, bakın kültür tarihimize, ilhamını Muhammed Mustafa sevgisinden almayan hiçbir şair, gönüllerde yer almamıştır.

Fuzûlimiz, Anadolu’daki nehirlerimizin akışını bile peygamber sevgisi ile tasvir eder.

“Başını taştan taşa gezer avare su” derken, Fırat’ın ve Dicle’nin kıbleye doğru deli deli akışını, kıblede bulunan, hedefte bulunan Muhammed Mustafa’nın Medine-i Münevvere’nin yakınlarına düşmek için, yakınlarında bulunan tozlara topraklara yüzünü sürmek için gittiğini ifade eder ve nehirlerimizin akışını Fuzûli peygamber sevgisi ile tasvir eder.

Az önce Kırgızistanlı kardeşimizin ağzından biz Necip Fazıl’ın Sakarya’sını dinledik. Satır aralarında anlamaya çalışıp, satır aralarında Sakarya’nın da peygamber sevgisi ile nasıl coşarak aktığını görürsünüz.

Süleyman Çelebimiz, Mevlidi Şerif’te Vesiletü’n- Necât adlı Mevlidi Şerif’te, öyle bir peygamber tasvir eder ki, siz onu gidip Arabistan topraklarında aramazsınız. Sanki Bursa’nın bir köyünde dünyaya gelmiş, bizden biri, içimizden biri olarak O’nu tasvir eder. Biz hep öyle gördük millet olarak. Öyle gördük.

“Susadım gâyet hararetten katî

Sundular bir cam dolu su şerbeti”

Şerbet sunmak âdeti yoktur Resulü Kibriya’nın doğduğu Mekke’de. Ama Bursa’nın köylerinde böyle bir âdet vardır. Gönlümüzde yer alan sevgili peygamberimizi, O bize öyle tasvir eder, öyle tanıtır.

Hanımefendiler, Beyefendiler.

Bu sevgiyi gören Diyanet İşleri Başkanlığı, çok isabetli bir kararla 1980’li yıllardan itibaren Rasülü Ekrem’in doğduğu haftayı, “Kutlu Doğum Haftası” ilan etmiş ve büyük bir coşkuyla en azından şu anda nisan ayında 35 ülkede, Hz. Peygamber’in doğumunu kutlayacağız.

Bir haftayla sınırlık tutmak için zorlanıyoruz biz. Bir haftayla sınırlı tutamıyoruz. İnanın bütün dünyada, önümüzdeki hafta Hollanda’da muhterem Diyanet İşleri Başkanımız, büyük bir salonda binlerce insana kutlu doğumun açılışını yapacak. Ondan iki gün sonra Almanya’da 20 bin kişilik bir salonda Muhammed Mustafa anlatılacak. Bu gelenek, gelişerek, büyüyerek devam ediyor. Neden? Çünkü milletimizin gönlünde var olan peygamber sevgisini sadece harekete geçirdik başka bir şey değil.

Ben bu vesile ile bu geleneği başlatan bütün büyüklerimize, ahirete irtihal edenlere Cenab-ı Hak’tan rahmetler diliyorum. Berhayat olanlara sıhhat ve afiyetler diliyorum.

1989 yılında Ankara Kocatepe salonunda, ilk kutlu doğum haftasının açılışında rahmetli Ahmet KABAKLI hoca kürsüde konuşuyordu. Ben de dinleyiciler arasında, bu çalışmaların sekretaryasını yürüten birisi olarak görev almıştım. Ahmet KABAKLI hoca, edebiyatçımız Nihat Sami BANARLI’dan, çok önemli ve size anlatmak istediğimi en güzel ifade eden bir anekdot nakletmişti, onu sizlerle paylaşmak istiyorum.

Edebiyatçımız, İstanbul’da evinin penceresinin kenarında oturmuş edebi bir metin kaleme almakla meşgul… Pencere açık, bir bahar mevsimi… Pencere, dört beş apartmanın ortasında bulunan bir parka bakıyor. Parkın içerisinde etraftaki bütün apartmanların kapıcılarının eşlerinin bir araya geldiğini, birbirlerine bir çay ziyafeti çektiğini görür. Fakat bir taraftan metnini kaleme alırken, bir taraftan da kulağı, duyduğu bazı şeylerden etkilenir.

Bakar ki etrafta cıvıl cıvıl oynaşan bütün kız çocuklarının isimleri ya gül ile başlıyor ya gül ile bitiyor. Bu çok dikkatini çeker. Gülşen, Gülben, Gülderen, Gülseren, yahut Şengül, Aygül, Birgül… Gül ile başlayan, Gül ile biten bir alay isim… Çok dikkatini çekiyor. Pencereden teyzelere hitaben sesleniyor:

- Teyzeler bir şey öğrenmek istiyorum, diyor.

- Memleketiniz neresi. Siz nerelisiniz? diyor birisine,

- Ben Çankırılıyım. Ötekine sen nerelisin? diyor.

- Ben Çorumluyum. Bir başkası ben Yozgatlıyım, öbürü ben Kırşehirliyim.

- Haa anladım anladım, diyor.

-Sizin memleketlerde hiç gül yetişmediği için mi hep çocuklarınıza hep gül ile başlayan hep gül ile biten isimler verdiniz? diye sorar.  

Beli bükük ihtiyar bir teyze ayağa kalkar:

-Öyle değil. Evlat öyle değil, diyor.  Biz gül ismi Muhammmed Mustafa’mızı hatırlarız da, onun için gül adını verdik çocuklarımıza. (Alkışlar)

Milet olarak bizim sevgi merkezli bir peygamber tasavvurumuz var. Ve var mısınız salonda yoklama yapmaya? Şimdi yoklama yapmaya kalkışsak bu salonda? kaçımızın ismi Ahmet, Muhammed, Mehmet, Mahmut. Kaçımız Mustafa? Kaçımızın ismi Aişe, Fatıma, Amine?… Biz millet olarak bir peygambere ailesiyiz. Bütün bunlar bizim sevgili peygamberimize olan sevgimizin en güzel ifadesidir.

Bir gazetede yıllar önce okumuştum. Türkiye’de Sadece iki buçuk milyon insan o günkü tespitlerle…

Ahmet, Mehmet, Mustafa…

Bütün bunlar neyi gösteriyor? Bizim peygamber sevgimizi gösteriyor.

-          Peki, sevmek yeterli mi?

-          Değil. 

Şimdi asıl konuyu oraya getirmek istiyorum.

Hanımefendiler, Beyefendiler,

Sevmek yetmiyor, mühim olan bu sevgiyi tanımaya dönüştürmek, bu tanımayı anlamaya dönüştürmek ve bu anlamayı yaşamaya dönüştürmek.

Sevmek, tanımak, anlamak ve yaşamak.

Şimdi, hakikaten bu açıdan bir problemimiz yok. Biz kıyamete kadar millet olarak bu sevgiye bağlı kalmaya ahdetmişiz. Buradan dönmek yok. Bizim milletimizin varlığında, mayasında bu sevgi olduğu için, bu sevgide bir eksilme olacağını düşünmüyorum.  Ama bir problemimiz var. Biz bu sevgiyi tanımaya, anlamaya ve yaşamaya dönüştürmede sorunlara sahibiz. İşte bu sorunları konuşalım istiyoruz.

Eğer, mevlid kandilimizi, kandiller eğer kandiller yüreğimize, gönlümüze, hayatımıza ışık vermeye devam edecekse, bizim o sevgiyi kandiller vasıtasıyla tınamaya, anlamaya ve yaşamaya dönüştürmemiz lazım. Önce tanımalıyız, tanımak için okumalıyız, tanımak için okumalıyız. Okumuyoruz. Okumadığımız için tanımıyoruz peygamberimizi. Tanımadığımız için anlayamıyoruz. Ve onu hayatımıza geçiremiyoruz. O’nu yaşamıyoruz, O’nun gibi yaşayamıyoruz.

Şimdi tanımak dedik. Ben Kutlu Doğum Haftalarındaki gittiğim bütün salonlarda salonu bir soru sorarım. Ve lütfen siz de benim kusuruma bakmayacaksınız. Ben bu salona da bu soruyu yöneltmek zorundayım. Kandillerimizi daha güzel bir etkinliğe dönüştürmek için sadece bizim bu kutlu doğum haftaları için belirlediğimiz bir sloganımız var.

ANMAKTAN ANLAMAYA… ANMAKTAN ANLAMAYA…

Eğer mevlidle geçirirsek gecemizi, sadece anmış oluruz. Ben şimdi buradan size sadece vaazü nasihat edip konuşma yapıp terk edersem burayı,  sadece anmış oluruz. Gelin bu anmayı, anlamaya dönüştürelim. Anlamayı, anlamaya dönüştürmenin, ilk yolu, okumaktır. Okumak..

Şimdi, her kutlu doğum haftasında büyük büyük salonlarda, beni dinleyen bütün hanımefendilere ve beyefendilere ilk sorduğumuz soru şu olmuştur.

-          Sizin evinizde, daha doğrusu evinde peygamberimiz aleyhisssalâtü vesselamın hayatını baştan sona anlatan küçük, büyük kitap bulundurulanlar parmak kaldırsın. (Parmaklar kalkar çok olunca)

-          Zaten Dini Yayınlar Dairesi Başkanımız da Bolulu. Eğer böyle olmasaydı, şimdi o hemen görev addedecekti. Ve peygamberimizin hayatını anlatan herhangi bir kitabı bulunduramayanlar ona müracaat edeceklerdi. Demek ki salonda anlaşılıyor ki % 90, her evde peygamberimizin hayatını anlatan bir kitap var. Bu çok güzel.  (Alkışlar)

-          Şimdi ikinci soru.

-          Evinde bulunan bu kitabı, baştan sona, doğumundan vefatına kadar okuyanlar parmak kaldırsın… (Kalkan parmakların azlığından dolayı)

-          Eyvah, eyvah, eyvah…

Evet, görüyorsunuz değil mi? Benim gördüğüm parmaklar % 10,  % 10 hadi,  % 15 olsun. Şimdi, bu küçük bir anket. Anlaşılıyor ki, % 80 civarında kabataslak salonumuzda bizi dinlemeye gelen kardeşlerimiz, peygamberimizin hayatını, doğumundan vefatına kadar herhangi bir kitaptan okumamışlar.

Şimdi, kandili ve gönlümüzde var olan bu sevgiyi… Kandil yakılmak için vardır.  Kandil yakmak istiyor musunuz? Yüreğimizdeki kandilleri yakmak istiyor musunuz?

(Evet sesleri)

O zaman gelin, birlikte sözleşelim birlikte sözleşelim. Bu salonda bulunan herkesten bu kandil gününde bir söz alalım. Herkes evine gider gitmez bu geceden itibaren başlıyor okumaya ama nasıl başlıyor? Ama ben yine salonda bulunan hanımefendilere görevi vermeyi tercih ediyorum.

Hanımefendiler, bu işi size emanet etmek zorundayız. Siz evde bir gelenek başlatıyorsunuz. Haftada bir saat, yemek masasının etrafında nasıl bir araya gelip, aile bireyleri nasıl bir araya geliyorsa, haftada bir saat peygamberimizin hayatını okumak için bir araya geliyoruz.  Organizeyi yapacak olanlar hanımefendiler.  Beyefendiyi de tutacak sandalyesine oturtacak. Dinle diyecek ve yeni yeni okumayı öğrenen bir çocuğumuzun eline, Hz. Peygamberimizin hayatını anlatan bir kitabı vereceğiz. Bir kitapçık vereceğiz yahut. Birkaç yıldır kutlu doğum haftalarında dağıttığımız, çocuklara çocuk diliyle Hz. Peygamber’i anlatan “Peygamberimi Öğreniyorum” mesela. 50-60 sayfalık bir şeydir o.  Çocuğunun eline vereceğiz o, okumaya başlayacak.  

Ama onunla yetinmeyeceğiz. Daha sonra bir başkası, daha sonra bir başkası ve böylece göreceksiniz ki evinizin içerisine ışık saçan kandil, ışık vermeye başlamış. Evinize, Cenab-ı Hakk’ın bütün insanlığa rahmet olarak gönderdiği rahmetinin, rahmet elinin ailenizin üzerini geldiğini hissedeceksiniz.

Şimdi eğer bu sözü veriyorsanız, ben konuşmaya devam edeceğim. Eğer bu sözü vermiyorsanız ben sözü burada noktalamak istiyorum. (Alkışlar…)

Evet, sözü aldık, sözü aldık. Hanımefendiler, evde bu kampanyayı başlatıyorlar ve daha sonra en kısa zamanda okumayan herkes peygamberimiz aleyhissalatü vesselamın hayatını baştan sona okuyor. İl Müftümüz bunu takip ediyor. Gelecek sene kutlu doğumda ben gelirsem ben, ben gelmezsem Dr. Yüksel SALMAN Bey burada, tekrar bu soruyu soruyor. Ve bu sözün ne kadar yerine geldiğini birlikte tesbit edeceğiz. Ve alkışlarınız da hepinizin bu sözü verdiğini ortaya koyuyor.

Evet, muhterem kardeşlerim. Hanımefendiler, Beyefendiler,

Lütfen ama, lütfen okuyun. Okuyun. Muhammed Mustafa’nın dünyayı gelişini okuyun.

Onun o güzel çocukluğunu okuyun.

Halime Sadiye’nin kucağında, başka yad ellerde, anneden ayrılışını okuyun.

6 yaşında iken doğmadan önce babasını nasıl kaybettiğini,  6 yaşına geldiğinde annesinden ayrılışını okuyun.

Kötülüklerle kuşatılmış bir toplum içerisinde yaşadığı halde, toplumun hiçbir kötülüğüne bulaşmadan geçirdiği gençlik hayatını okuyun, genç kardeşlerim.

Muhammmed Mustafa’nın gençliğini okuyun.

20 yaşında bir delikanlı iken Hilful Fudul dediğimiz Erdemliler Topluluğuna nasıl kaydolduğunu ve içinde bulunduğu toplumun kötülükleri ile nasıl mücadele ettiğini okuyunuz. 

Okuyunuz Muhammed Mustafa’nın hayatını okuyunuz.

25 yaşında bir delikanlı iken kendisinden 15 yaş büyük müminlerin annesi Hz. Hatice annemizle evliliğini okuyun.

Aile reisleri olarak, anneler olarak babalar olarak. Peygamberimizin Hz. Hatice ile dostluk, arkadaşlık , iffet, haya, nezahet, meveddet, muhabbet üzerine bir aile yuvası nasıl kurulur? Onu okuyunuz.

İlk vahyin nasıl geldiğini okuyunuz. Gelen ilk vahyi, peygamberimizin eşi Hz. Hatice ile nasıl paylaştığını okuyunuz. Hz. Hatice’ye,

”- Ben kendimden korkuyorum”dediğinde;

-          “Hayır, korkma! Allah seni asla mahzun etmeyecektir. Allah seni asla mahcup etmeyecektir. Çünkü sen, bütün akrabanı gözetirsin. Çünkü sen, yolda kalmış, darda kalmış, zorda kalmış bütün insanlara yardımcı olursun. Çünkü sen daima Hakk’ın yanında yer alırsın deyişini” okuyun.

Hazreti Hatice ile birlikte Varaka bin Nevfel’e gidişini okuyunuz. İslam’ın ilk tebliğini, ilk çağrısını okuyunuz.

İlk çağrıya nasıl tepkiler verildiğini okuyunuz. Müslümanların kısa süre içerisinde Erkam’ın evinde nasıl bir araya geldiğini, Erkam’ın evinden kıyamete kadar bütün insanları kuşatacak rahmet ilkelerinin, rahmet prensiplerinin nasıl konuşulduğunu okuyunuz.

Kendinizi mahrum etmeyiniz. Ve daha sonra İslam davetinin açığa çıkarılışını, açıktan açığa nasıl davet edildiğini okuyunuz. Yine nasıl tepkiler geldiğini okuyunuz. Müslümanların nasıl muhasara altına alındığını okuyunuz.

Müslümanların, Habeşistan’a neden hicret ettiğini okuyunuz. Sevgili Peygamberimizin daha sonra Medine’ye Taif’e gidişini okuyunuz.

Taif’te taşlandığında şahadet parmağını kaldırarak “Allahım bunlar cahiller topluluğu, bunları affet” diye yalvarışını okuyunuz.

Sonra Medine’ye hicreti okuyunuz. Yesrib diye bir köyden bir Medine’nin nasıl ortaya çıktığını okuyunuz. Bir Medine’nin,  medeniyete nasıl dönüştüğünü okuyunuz.

Mescidi nebeviyi nasıl inşa ettiğini okuyoruz. Mescidi Nebi’yi inşa ederken taşları nasıl sırtında taşıdığını Muhammed Mustafa’nın okuyunuz. Ve örnek bir toplumu nasıl inşa ettiğini okuyunuz.

Baba olarak, eş olarak, arkadaş olarak, dost olarak, komşu olarak,  akraba olarak, en örnek en model, en yüksek insanın, toplumun nasıl oluştuğunu okuyunuz. Kendinizi bunlardan neden mahrum edersiniz? Madem gönlünüzde Muhammed Mustafa aşkı ve sevgisi var. O sevgiyi neden anlamaya dönüştürmüyoruz?

Mescidi Nebevi’ye İran’dan bir heyet girmişti. Ancak, halka mescidin içerisinde halka halinde bulunan sahabenin içerisinden hangisinin peygamber olduğunu bilemiyordu. Su dağıtan birisine soruyorlar:

-          Men seyyidül kavm? Bu kavmin efendisi kim?

Efendiler efendisi cevap veriyor:

-          Seyyidül kavmi hadimühüm. “Bu kavmin efendisi onlara hizmet edendir.”

Onlardan birisi olarak en yüksek tevazuyu ancak O’nda görüyoruz. Soruyorlar:

-          Ya Rasulallah! Senden önceki peygamberlerle, aranızdaki farkı anlatır mısınız? 

-          Anlatayım diyor. Rasuller Rasülü anlatayım size.

-          Bir adam çok güzel bir ev inşa etti. Evi çok güzel yaptı. Ancak bir tuğlalık boş bir yer bıraktı. Bir tuğlalık boş bir yer. Sonra, insanlar bu evin içine girip, evi ziyaret etmeye başladılar. Evi gören herkes evin güzelliği karşısında hayran kalıyordu. Ama herkesin gözü o boş tuğlanın bulunduğu yere takılıyordu. Keşke bu boşluk da olmasa diyordu. İşte o tuğla benim” diyen bir peygamberin ümmetiyiz.

Âdemle başlayan, kendisiyle biten büyük peygamberler binasını Hatemül Enbiya, böyle tarif ediyor.

Ve Bedir’i, Uhud’u, Hendek’i okuyunuz.

Medine’de, Medine’yi açık bir üniversiteye nasıl dönüştürdüğünü okuyunuz. Medine’yi açık bir üniversiteye nasıl dönüştürdüğünü okuyunuz. Kadınlarıyla, erkeğiyle, çocuklarıyla gençleriyle bu üniversiteye nasıl öğrenci olduklarını okuyunuz.

Hazreti Ömer’i, Hz. Ebubekir’i, Hz.Ali’yi, Hz. Osman’ı ve o yüksek insanları o yüksek sahabiyi yetiştiren üniversiteyi okumaktan kendinizi nasıl mahrum edersiniz.

Ve nihayet son nefesinde şahadet parmağını yukarıya kaldırarak “ilerrefikil ala” “en yüce dosta gidiyorum” en yüce dosta giderken, gözümün nuru namazı unutmayınız deyişini okuyunuz.

Okuyun kardeşlerim ve kendinizi bundan lütfen mahrum etmeyiniz.  Bu sebeple ben, gönlünde Muhammed Mustafa aşkı ve sevgisi bulunan hiçbir kardeşimizi, kendisini ve kendi peygamberinin hayatını baştan sona okumaktan kendisini nasıl mahrum bıraktığına şaşıyorum gerçekten. Buna üzülelim.

Etrafımızda çevremizde çocuklarımız, gençlerimiz, komşularımız herkese bunu anlatalım, okuyalım hazreti peygamberin hayatını, sevgiyi anlamaya dönüştürelim. Ama sadece anlamak değil, tanımak değil, tanımayı anlamaya dönüştürelim. Anlamak için sadece siyer kitapları yetmiyor. Biraz daha başka şeyler de okumamız lazım. Kur’an’ı okumamız lazım. İslam’ı okumamız lazım. Ve elbette bütün bu okumalardan asıl maksat nedir?

Yaşamak, yaşamak,  yaşamak …

Peygamberlerin hayatını kolaylaştıran en önemli unsur yaptıklarını hayatlarında göstermeleridir. Örnek olmalarıdır, örnek…

Herakliyus’un huzurunda Ebu Süfyan. Herakliyus, Ebu Süfyan’a soruyor.

- Ne oluyor Mekke’de? Bize anlat.  Her şeyi bütün çıplaklığıyla anlattıktan sonra tekrar sorduğu bir soru olmuştur.

- Bu adı Muhammed olan, peygamber olduğunu iddia eden insan, 40 yaşına gelinceye kadar hayatında hiç yalan söyledi mi? diyor. Ebu Süfyan, hiç tereddüt etmeden:

- Hiç yalan söylediğine şahit olmadım.

- Öyleyse hayatın basit bir meselesinde hiç yalan söylemeyen bir insan, bu büyük meselede yalan söylemez.

Bu sözü işiten etrafındaki keşişler, “Kral Müslüman oldu” diye endişeye kapılıp, gürültüler çıkarmaya başladılar. O da, akıbetinden korkarak, tekrar sözünü geri almaya kalkışıyor. Ama öyle olmuştur. Bütün düşmanları hakkında hüsnü şehâdette bulunmuştur, bütün düşmanları…

Bu sebeple kardeşlerim. Hanımefendiler, beyefendiler,

Bütün bu okumalarımızın sonunda, bütün bu kandillerimizde yâd ettiğimiz, gönüllerimizde sevgisi var olan Muhammed Mustafa’nın gerçekten kandillerini, kandilini tebrik etmek istiyorsak, kutlamak istiyorsak, O’nun gibi doğru olmak, O’nun gibi dürüst olmak, O’nun gibi ahde vefa göstermek, O’nun gibi bir komşu olmak, O’nun gibi bir eş olmak, O’nun gibi bir dost olmak, O’nun gibi bir arkadaş olmanın yollarını bulmalıyız.

Hayatımda bu konuda beni çok etkilediği için, sık sık verdiğim, yaşadığım bir örnek vardır. Yıllar önce Türkmenistan steplerinde yaşadığım bir hadise…

Türkmenistan’ın Merv diye bir şehri var. Merv şehri, büyük bir ilim ve kültür merkezimizdir. Mervezi diye biten yüzlerce âlimin yetiştirildiği büyük bir şehirdir. Bu şehirde Selçuklu Sultanı Sencer’in mezarı vardır. Selçuklu Sultanı Sencer’in mezarını ziyaret ettikten sonra, karşıda tepede iki küçük kubbe, iki küçük mezar daha görünüyordu.

- Kimin mezarları? diye sordum.

       - Peygamberimizin iki ashabının mezarıdır, dediler.  

      - Beni lütfen oraya götürür müsünüz? dedim yanımdaki arkadaşlarla birlikte.

Veda hutbesinde yüz bin sahabi var. Şu anda Suudi Arabistan topraklarında gömülü olan sadece 10 bin sahabi var. 90 bin sahabinin nerelerde yattığını çoğumuz bilmiyoruz.

Peki, ne yaptılar? Bizim gönüllerimize o aşkı, o sevdayı, o ışığı taşımak için geldiler buralara. Anadolu’nun nice kentlerinde mezarları bulunan peygamberimizin dostları vardır, ashabı vardır. Orada da öyle Türkmenistan’da yaklaşık 2800 km. ötede, Medine’den ötede bir tepede peygamberimizin iki arkadaşı…

-          Bizi lütfen oraya götürür müsünüz dedim, mihmandarımıza.

Oraya doğru giderken bir vadide bir deve sürüsü, başlarında bir çoban… 90 yaşlarında, sakalları göbeğine kadar uzanmış, 1.90 boyunda, uzun boylu, başında büyük bir kalpak… Şöyle baktığınızda sizi, bakan herkesi kendisine çeken büyük bir sima. Yanında durduk. Ve onunla sohbet etmek istedik. Sordum ona:

-          Amca dedim bu yukarıda yatan iki mezarda kimlerin yattığını biliyor musunuz? dedim.

-          Bilirim dedi. Birisi Hureyre el Eslemî’dir. Eslem kabilesindendir. Bedir savaşına katılmıştır. Şunu yapmıştır, bunu yapmıştır diye hakkında bilgiler verdi. Yanında yatan Hakem el Gıfari’dir. Hakem el Gıfari Ebu Zerr Gıfari’nin amcasının oğludur. Ebu Zerr Gıfari, uzaktan Mekke’de neler olup bittiğini öğrenmesi için onu göndermiştir. İlk peygamberimizi Ebu Zerr Gıfari’den önce o görmüştür vs. diye çok detaylı bilgiler vermeye başladı. Ben de gayr-i ihtiyari:

-          Amca dedim.  Türkmenistan da senin gibi bu kadar bilgili deve çobanları var mıdır? Ve belki de yüzlerce kitaptan okuyamayacağım bana bir ders verdi orada.

-          Evlat dedi. Ben çocukluğumda hatırlarım. Bizim köylerde iki adam seçmek çok güçtür, dedi.  Bir, köyün muhtarını seçemezdik, bir de çoban seçemezdik, deve çobanı seçemezdik. Hayatında bir defa yalan söyleyeni biz deve çobanı yapmazdık, dedi. Hayatında bir defa emanete ihanet edeni biz deve çobanı yapmazdık. Ben hatırlıyorum. Bir komşumuz vardı.  Deve çobanlığı yapıyordu. Dağda develerden birisine kızıp küfrettiğini duyduğu için, köy ihtiyar heyeti toplandı ve onu o görevden derhal azletti, dedi.  Ben hâlâ anlamadım.

-          Amca dedim, Niye bu kadar önem veriyorsunuz deve çobanına? Hadi muhtarı anladık da…

-          Evlat dedi, Muhammed Mustafa’nın mesleği idi ya. Deve çobanlığı Muhammed Mustafa’nın mesleği idi ya… Onun için çok önemserdik.

İşte ben, bizim milletimizin mayasında var derken, sadece Anadolu topraklarını kastetmedim. Dünyanın neresine giderseniz gidin, öyle bir sevgi ve öyle bir saygı var.

Adı Ahmet, adı Mehmet, adı Mustafa olan, kendimizi dâhil ederek söylüyorum. Onun gibi olan ama onun gibi yaşamayan yeryüzünde milyonlar…

 Ben sözü fazla uzatmak istemiyorum, bitiriyorum. Bizim öncelikli olarak, bu sevgimizi tanımaya dönüştürmemiz lazım…

Hanımefendiler, Beyefendiler, Kardeşlerim,

Öncelikle gönlümüzde var olan bu sevgiyi tanımaya dönüştürelim. Tanımak için okuyalım. Okuduktan sonra anlamaya çalışalım. Sevgili peygamberimizin, hangi hareketini niçin yapacağız? Bugün olsaydı nasıl yaşardık?

Herkes şunu düşünebilir. Bugün kapımızı çalıp içeriye girse, her birimizin evine girse Sevgili peygamberimiz, evimizin içinde razı olduğu ve olmadığı neler var acaba? Bunları düşünelim. Anlamaya dönüştürelim ve daha sonra anladıklarımızı hayatımıza aktaralım. Hayatımızda yaşamaya başlayalım.

Sevgili peygamberimizin hayatını incelediğimizde, siz onun yüreğinden, gönlünden hiçbir zaman eksik olmadınız. En zor zamanlarda dahi Süleyman Çelebi’nin ifadesi ile Peygamberimizin:

-          Özlüyorum, Özlüyorum. Özlüyorum.

-           Kimi özlüyorsun? diye sorduklarında:

-           Dostlarımı özlüyorum.

-          Biz dostların değil miyiz Ya Rasülallah? diye sorarlar.

-          Siz benim dostlarımsınız. Ama benim asıl dostlarım, benden sonra, beni görmeden bana iman edenlerdir, diyor.

O’na dost olmaya çalışalım. O’nun yüreğinden, gönlünden siz hiç eksik olmadınız. Sizin de gönlünüz ve yüreğinizden Muhammed Mustafa sevgisi hiç eksik olmasın. Her kandil, peygamberimizin sevgili peygamberimizin doğumunu ifade eden her kandil, yüreğinizde yansın, ışık vermeye devam etsin. Özellikle çocuklarımız ve gençlerimiz… Çocuklarımızın, gençlerimizin gönüllerinden, körpe dimağlarından Muhammed Mustafa sevgisi hiç eksik olmasın.

Hepinizi saygıyla selamlıyorum. 

 (Bu konferans metni, Bolu Müftülüğü tarafından bant çözümü yapılmak üzere bana gönderilmiştir. Bu güzel konuşmanın vaazsitesi.com da yayınlanmasının faydalı olacağı kanaatiyle 19 Mayıs 2008 tarihinde yayına verilmiştir. Vehbi Akşit (Bu konuşma tarafımdan dinlenmiş ve bant çözümü tarafımdan yapılmıştır)
---------------------

Kutlu Doğum Belçika-2013

Kutlu Doğum Haftası heyecanı başlıyor. 2013 Yılı Kutlu Doğum Haftası Avrupa açılışı Belçika’da gerçekleştirildi. Limburg Fuar Salonunda gerçekleşen açılış programına Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet GÖRMEZ de katıldı.

Limburg bölgesi yerleşim birimlerinden biri olan Genk şehrinde bulunan Limburghal Kültür ve Sanat Merkezinde 3 Nisan 2013 tarihinde başlayan Türkiye-Belçika Kültür Festivali 07 Nisan 2013 tarihinde yapılan Kutlu Doğum Avrupa Açılış Programı ile son buldu.

Toplam 4 gün boyunca farklı kültür, sanat ve müzik gösterilerinin yapıldığı Türkiye-Belçika Kültür Festivalinde 07 Nisan günü görkemli bir program yapıldı.

‘’Kutlu Doğum Avrupa Açılış’’ programına teşrif eden Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet GÖRMEZ de vatandaşlara hitap etti. Programda başta Kur’an ziyafeti olmak üzere, İlahi Korosu, Çift Ezan okunması ve sema töreni gibi sunumlar yapıldı.

Ayrıca, programa Afyonkarahisar milletvekili Halil ÜRÜN, T. C. Brüksel Büyükelçisi Mehmet Hakan OLCAY, T. C. Anvers Başkonsolosu Deniz ÇAKAR, Limburg Valisi Herman REYNDERS, Flaman Bölgesi Sağlık ve Aile Bakanı Jo VANDEURZEN, Genk Belediye Başkanı Wim DRİES, Almanya Din Hizmetleri Müşaviri ve Diyanet İşleri Türk İslam Birliği (DİTİB) Genel Başkanı Prof. Dr. İzzet ER, Hollanda Din Hizmetleri Müşaviri ve Hollanda Diyanet Vakfı Başkanı Prof. Dr. Mustafa ÜNVER, müşavir ve ataşeler, Belçika İslam Temsil Kurumu Başkanı Şemsettin UĞURLU, çok sayıda Federasyon, sivil toplum kuruluşu temsilcileri ve 10:000'den fazla vatandaşımız katıldı.

Belçika Diyanet Vakfı Başklanı Prof. Dr. Halife KESKİN: 'Müslümanlık Avrupa kültürünün bir parçası oldu'

Programın açış konuşmasını yapan T. C. Brüksel Büyükelçiliği Din Hizmetleri Müşaviri ve Belçika Diyanet Vakfı Başkanı Prof. Dr. Halife KESKİN islamiyetin artık Avrupa kültürünün  bir parçası olduğunu söylerken,  bu çok kültürlü yaşama alışık olmayan Avrupa’nın ilk zamanlar bu durumu yadırgadığını ancak gerek buralarda yaşayan Müslümanların gerekse ülke yöneticilerinin duyarlı tavrı ile zor dönemlerin geride kaldığını kaydett

T. C. Brüksel Büyükelçisi Mehmet Hakan OLCAY: 'Bu etkinlikler müslümanların kendilerini olduğu gibi tanıtmalarını sağlıyor'

Kısa bir selamlama konuşması yapan T.C. Brüksel Büyükelçisi Mehmet Hakan OLCAY da bu gibi etkinliklerin gerçek Müslümanların kendilerini tanıtmaları için önemli birer fırsat olduklarını kaydederken organizatörlere ve Belçikalı yetkililere teşekkür etti.

Diyanet işleri Başkanı Mehmet GÖRMEZ : 'Kutlu Doğum haftasının bu yılki teması “insan onuru”

Her yıl Kutlu Doğum Haftasında bir tema belirleyen Diyanet İşleri Başkanlığı 2013 Yılı Kutlu Doğum Haftası ana teması “Hz. Peygamber ve İnsan Onuru”nu ilk kez duyuran Diyanet İşleri Başkanı GÖRMEZ, bu yılın teması olarak “Hz. Peygamber ve İnsan Onuru” nu seçtiklerini kaydetti.

Bir insanın onurunu kırmanın bütün insanların onurunu kırmayla eşdeğer olduğunu vurgulayan Başkan GÖRMEZ "Neden insan onuru" sorusunun cevabı olarak insanı onursuzlaştırmanın, değerlerinden arındırmanın küresel politikalara dönüştüğünü kaydetti.

Başkan GÖRMEZ, şöyle konuştu;

“Din de, devlet de, hukuk da insan onurunu korumak ve yüceltmek için vardır…”

Son iki asırda insanlık bilimsel birikimde ve teknolojik gelişmelerde büyük ilerlemeler kaydetti. Ancak aynı ilerlemeyi insan onurunu korumada ve yüceltmede gösteremedi. Din de, devlette, hukukta insan onurunu korumak ve yüceltmek için vardır. Biz, insana insanı yeniden anlatmak istiyoruz. İnsan kendisinin yüce bir varlık olduğunu unuttu. İnsana kendisinin yüce bir varlık olduğunu, kendi değerini yeniden anlatmak için bu sene bu temayı belirledik.

Geride bıraktığımız yüzyıl şimdiden insanlık onurunun çiğnendiği, ayaklar altına alındığı zamanlar olarak tarihe geçti. Onur kırıcı, insanlık onurunu ayaklar altına alan küresel sorunlar hala devam ediyor. Ayrımcılık, ötekileştirme, ırkçılık, şiddet, terör, gelir adaletsizliği, eğitim eşitsizliği, emeğe saygısızlık, istismar, nefret suçları gibi küresel sorunların temelinde insan onuruna saygısızlık, insan onurunu yok sayma yatıyor. Peygamberden hareketle onun verdiği yüce değerle insan onurunu yeniden anlatmak istiyoruz.

“Hiçbir ideoloji insandan ve insan onurundan daha değerli değildir…”

Yaratıcımız insanı yaratırken ona ruhundan nefha üfürmüştür. İnsan onurlu bir varlıktır. İnsan bizim inancımıza göre yaratıcının yeryüzündeki halifesidir. Her insan ilahi vahyin, ilahi elçilerin muhatabıdır. İnsana verilen akıl ve kalp insan onurunun kaynağıdır. Allah insana yeryüzünü imar etme görevini vermiştir. Kendi kalbini imar edemeyen insan yeryüzünü imar edemez. İnsan gaye varlıktır. Araç varlık değil. Varlığını başka bir varlığın aracı haline getiremez. Peygamberlerin gönderilmesi insanda var olan onuru hatırlatmak içindir. Tek bir insan bütün ideolojilerden üstündür. Hiçbir ideoloji insandan ve insan onurundan daha değerli değildir.

“Bir insanın onurunu kırmak bütün insanların onurunu kırmakla eşdeğerdir…”

İnsanı onursuzlaştırmanın küresel politika haline dönüştürülmesi insan onurunu yere düşürdü. Peygamber ümmeti olan Müslüman dünyasında dahi insanın onuru düştü. Suriye’de, Myanmar’da, despot rejimlerin yaşandığı ülkelerde bugün bile insan onuru ayaklar altına alınmaya devam ediyor. Allah yüce kitabında Ademoğlunu mükerrem, onurlu kıldığını bildirir bizlere. Onur, yaratılışta insana verilen yüce değerdir. İnsanın sonradan kazandığı bir şey değil. Mahlükatın en şereflisi, alemin özüdür insan. Bir insan, bütün insanlık demektir. Bir insanı öldürmek nasıl insanlığı öldürmek gibiyse, bir insanın onurunu kırmak ta bütün insanlığın onurunu kırmayla eşdeğerdir.

“İnsan onurunu rencide eden hiçbir söz ve davranış meşruiyetini İslam’dan, İslam Peygamberinden alamaz…”

Bütün peygamberlerin gönderiliş gayesi insanı onurlandırmaktır. İnsanda var olan onuru hatırlatmaktır. İnsan bütün ideolojilerden üstündür. Hiçbir insan bütün onurunu, bütün varlığını bir ideolojiye kurban edemez. İnsanın onurunu yüceltmeyen hiçbir değer İslam’dan referans alamaz. İnsanın varlığını, insanın değerini düşüren hiçbir söz ve davranış meşruiyetini İslam’ın peygamberinden alamaz. İnsan mükerrem varlıktır. Ancak insanın bir yönü daha var, aynı zamanda kan dökücü, bencil, acelecidir. Bu sebeple hem eşrefi mahluk alayi iliyyine çıkacak bir varlık hem de esfelisafiline düşebilecek bir varlıktır. İnsanın olumsuzluğunun en büyük kaynağı kendi davranışları, kendi düşünceleridir. O yüzden Peygamber Efendimiz her insanın yaratıcısının kendisine verdiği onuru yüceltmekle işe başlamıştır.

Sevgili Peygamberin yaptığı, insanın yaratılıştan sahip olduğu onuru onlara hatırlatmaktı. Bu sebeple Müslümana düşen vazife insan onuruna saygıdır. Başkasının onuruna saygı duymayan kendi onurunu da düşürür. Başkalarının onuruna saygı duymayan insan kendi onurunun da ayaklar altına alınmasına neden olur. Öyle dinin mensuplarıyız ki insanı maddesiyle, manasıyla, ruhuyla, bedeniyle onurlu kabul eder. Bu onuru yaratılıştan Allah’ın her insana bahşettiğini ifade eder.

“Onur insana yaratılışta verilmiştir. İnsan onu ya yüceltir ya da ayaklar altına alır…”

İslam inancına göre insan onurunun kaynağı, ister doğuştan ister sonradan olsun elde ettiğimiz hususlardan değil, herhangi bir ırka bağlı olmaktan, herhangi bir dili konuşmaktan değil, hakkı hakikati, adaleti, barışı kalbimizde kendi hayatımızda, kendi şehrimizde, bütün insanlıkta ve tüm dünyada egemen kılmaktır. Dillerin, ırkların, renklerin farklı olması onurun kaynağı değil, Allah’ın renkleridir. Onur insan yaratılışta verilmiştir, insan onu ya yüceltir ya da ayaklar altına alır.

Hz. Peygamber her insana değer verir, çocuklarla zaman geçirir, onlara değer verir, onların onuruna hitap ederdi. Peygamber Efendimiz, her konuda kadınlara, çocuklara, varlığa, kâinata karşı davranışımızda insan onurunu esas almamızı emrediyor. Biz, millet olarak sevgi merkezli peygamber tasavvuruna sahibiz. Sevgide sorunumuz yok önemli olan sevgiyi anlamaya yaşamaya dönüştürmek, var olan peygamber sevgisini okumak, anlamak, yaşamak.


Prof.Dr.İsmail Lütfi Çakan Konferansı

İSMAİL  LÜTFİ ÇAKAN’IN KONFERANSI

Elhamüdillah. Vessalatü vesselamü ala rasülina muhammmed.

Pek değerli dinleyenler,

Sevgili peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (sav) Teâlâ Efendimizin dünyaya teşriflerini 571 kabul edersek, hicri takvimle 1480., miladi takvimle 1436. dünyayı teşriflerinin yıl dönümü idrak etmekteyiz. Peygamberlik öncesi 40 yıllık hayatını bir tarafa koyalım diyecek olursak, hicri takvimle 1440 yıldır dünyanın gündeminde Muhammed Mustafa, Allah Teâlâ’nın son elçisi ve örnek kulu olarak kendine ait mümtaz yerini almış bulunmaktadır.

Bunun anlamı günümüz için nedir derseniz? 1440 yıl önce Efendimiz tarafından ilan edilen “la ilahe illalah muhammedürrasülüllah” kelime-i tevhidinde en özlü ifadesini bulan, İslam imanına gönül vermiş Müslümanlar kervanının en önde Hz. Peygamber’in önderlik ettiği bu İslam kervanının 15. asrının idrak eden 1440. yılında aynı kervanın peşinde olduğunu ifade eden biz Müslümanlar bugün dünyada önderimiz Hz. Peygamberimizi, rasuller zincirinin son incisi Hz. Muhammedi Kutlu Doğum Haftasında anarak, onun etrafında yer almaya, yer bulmaya çalıştığımızı göstermek üzere işte bu toplantılarda bir araya geliyoruz.

Ben şu anda burada bulunan şu cemaatin, o kervanın, o Muhammedî kervanın 15 asrın arkasından gelen en güncel takipçileri olarak selamlıyorum. Hoş geldiniz diyorum.

Bizim boyumuz büyük dostlar. Biz dünkü çocuk değiliz. Biz, Hz. Muhammed Mustafa’nın temsil ettiği bir çizginin devamı olduğumuzun farkına varırsak, boyumuzun da 15 asırlık olduğunu idrak edeceğiz.

Her birimizin bin bir türlü derdinin olduğunu biliyorum. Hepimiz insanız. Herkes bu hayatın getirdiği bir takım meşgalelerle gecesi, gündüzü dolu. Ama hiç vazgeçemeyeceğimiz, olmazsa olmaz kişiliğimiz, bizim dinimiz, imanımız, İslamımız, Allahımız, Peygamberimizdir. Bizi Müslümanlıkla şereflendirmiş o şereften o şereften bizi mahrum etmesin. Rasülullah (SAV)’in rehberliğine inanmışız. Onun rehberliğinin ışığında bir çizgiyi takip etmek gibi bir yanlışa bizi düşürmesin diye, Allah diye sözlerimin başında sizlere olan duygularımı ifade etmek istiyorum. Siz de aynıyla inşallah bizlere mukabele edersiniz.

Dostlar!

Ben Rasülullah (SAV) üzerinde belli bazı noktaları dikkatlerinize arz etmek istiyorum Bakınız Rasülullah Efendimizi en güzel tarif ve tavsif eden yüce kitabımızdır, yüce rabbımızdır. Yüce rabbımız o Kur’an-ı Kerim’de Rasülullah Efendimize kendisine verdiği bir talimatla şöyle takdim etmesini emrediyor.

“Habibim, sen muhataplarına şu gerçeği söyle, hatırlat. Ben peygamberlerin ilki değilim, ilk defa ortaya çıkmış biri değilim. Peygamberim diye ilk defa ortaya çıkmış bir kişi değilim. Ben türedi bir peygamber değilim. Ben bir silsilenin devamı, bir geleneğin devamı, bir peygamberler kervanının devamı olarak karşınızdayım. Peygamberlik kavramını biliyorsanız beni de çok rahat anlarsınız diye kendini geçmiş peygamberleri hatırlatarak onlara takdim et, muhataplarına takdim et, buyuruyor.

Şimdi Rasülullah Efendimizi ve onu değerlendirirken, onu anlamaya çalışırken,  kendisinden önceki peygamberlerden, bazı özet bilgilerin hatırlatılmasında, hatırlamamızda sanıyorum çok daha uygun olacak, isabetli olacak bir güven bulunmaktadır.

Ben size satır başları halinde şunları hatırlatacağım. Bakınız Allah elçileri ve hidayet rehberleri olan peygamberlerin bazı noktalarda ortaklıkları, bazı noktalarda da birbirlerinden farklılıkları söz konusudur. Tanınıp tanınmama konusunda farklıdır peygamberler… Kur’an-ı Kerim’de bize tanıtılanlar var, tanıtılmayanlar var. İnsan olarak, mizaçları bakımından farklıdırlar.

Cemal peygamberler vardır, celâlî peygamberler vardır. Yani kişi olarak yapılarında Allah Teâlâ’nın cemal sıfatının daha öne çıktığı peygamberler vardır. Hz. Harun, Hz. İbrahim ve Hz. İsa gibi… Cemal sıfatının öne çıktığı peygamberler vardır. Hz. Nuh ve Hz. Musa gibi. Hem cemal, hem celal sıfatının öne çıktığı birleşik olarak ortaya çıktığı peygamber de vardır. İşte o bizim peygamberimiz Hz. Muhammmed Mustafa’dır.

Ben rahmet peygamberiyim, ben gerektiğinde savaş peygamberiyim buyurmak suretiyle hem cemalî ama önce cemalî sonra da gerekince celali bir kavrama sahip olacağını bu dengenin kendi yapısında kurulmuş olduğunu kendileri bizzat ifade etmişlerdir. Hani şairimiz Mehmet Akif merhumun bir güzel beyti vardır.

Yumuşak başlı isem kim dedi uysal koyunum

Kesilir belki fakat çekmeye gelmez boynum.

İşte bu beyitte aynı zamanda önce Rasülullah Efendimizin, sonra da ona inanan Müslümanların genel tavrının, karakterinin, mizacının, duruşunun, dünyayı değerlendirişinin bir ifadesi oluyor.

Peygamberler verdikleri mücadele bakımından çok ağır şartlarda büyük mücadele vermiş ulul azim peygamberler vardır, diğerleri vardır. Getirdikleri din bakımından yöresel, mahalli, milli din getirmiş olan peygamberler vardır. Evrensel din getirmiş olan peygamber vardır. O da yine bizim peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (SAV)’dir.

Aldıkları vahiy kitaplaşmış olan peygamberler vardır. Sahifeler halinde kalmış olanlar vardır veya hiç sahifeleşmemiş, kitaplaşmamış, talimatlarla peygamberlik görevini yürütmüş olanlar vardır. Sosyal ve siyasi konular bakımından, komutan olan peygamberler vardır. Hz. Süleyman ve Davud gibi . Komuta yetkisi olmayan peygamberler vardır. Ötekiler gibi.

Rasülullulah (SAV) Efendimiz burada da farklıdır. Efendimizin Mekke dönemi hayatı komuta yetkisi olmayan peygamberlerin bir temsilidir. Medine dönemi hayatı ise komutan peygamberlerin icraatına bir güzel hatime niteliğindedir.

O, 23 yıllık hayatında bu iki vasfı da kendi şahsında birleştirmiştir. Peygamberler içinde başarılı olmuş olanlar vardır ki çoğu başarılıdır. Ama nadiren de olsa başarısız olmuş hatta öldürülmüş, işkence edilmiş olanlar da vardır.

Daha da biliyorsunuz ama bir mukaddime olsun diye hatırlatayım burada hanımlar da çoğunlukta gözüküyor. Kendilerine hanımları bile inanmamış peygamberler de vardır. Hz. Nuh ve Hz. Lût. Lut’un hanımları, beyleri peygamber olmasına rağmen eşlerine inanmamışlardır, kocalarına inanmamışlardır. Ayeti kerime çok açık bir şekilde bizi bunları haber veriyorlar. İhanet ettiler, diyor bu iki hanım beylerine ihanet etti. Fakat onların bu ihanetleri cezasız kalmadı. Kocalarının peygamber olması onları cezalandırılmalarına da engel olmadı. Allah’ın kendilerine takdir ettiği cezayı görmeleri konusunda peygamber eşi olmak bile bir mana ifade etmiyor. Ta ki kişi kendi imanını kendisi yaşayacak, inanacak, ifade edecek. Hanımların da böylece kötülüğün temsilcisi iki tane, peygamberlerin hayatında söz konusu…

Peygamberlerin yine müşterek olduğu noktalarda bazılarından söz edecek olursam bu tabi insan olarak peygamberlerin farklı noktaları idi. Ortak görevleri bütün peygamberler aynı görev için gönderilmiştir. Bunu da ayeti kerimedeki ifadesi “Allah’a kulluk etmeyi insanlardan istemek ve tağut denen sahte ilahlar ve insanların yolunu kesen sahte bir takım güçlerden uzak kalmayı kendilerine tekin etmek üzere, iki görevi yerini getirmek için gelmiştir bütün peygamberler…

Bir başka ortak noktaları şartlarıdır. Onlar bütün peygamberler “ittekullah vettebiuni”, diye çevrelerine davette bulunmuşlardır. “Allah’a karşı saygılı olun ve bana uyun, bana taat edin.” Yani peygamberler kendilerini itaat edilmek üzere, buyurmak üzere gönderilmiş elçilerdir. Süs olsun diye, gösteri olsun diye, iş olsun diye, reklam olsun diye gönderilmiş kişiler değildir. Çok ciddi manada izleri takip edilsin, peşlerinden gidilsin, davetlerine “evet” densin ve onların davetlerinin götüreceği mutluluğa, kurtuluşa da,  Allah’ın kulları erişsin diye, hidayet rehberleri olarak gönderilmişlerdir.

Bütün peygamberlerin hayatlarında iki eylem, iki çizgi vardır.

Hicret ve Miraç.

Bütün peygamberler her nedense küçük veya büyük bir şekilde hicrete mahkûm edilmişlerdir. Hani bizim halkımızın dilinde bir ifade vardır ya “kapılar sürgülü olmaz” diye. Nedense biz insanlar tarih boyu elimizden çıkan şansı, içimizden çıkan değerleri pek benimseyememişiz. Onlara bir şekilde yol vermişiz. Ama başkaları bunun kıymetini bilmiş, bu defa peşinden giderek ona işte kendimizi beğendirmeye onu izlemeye gayret etmiştir.

Bütün peygamberlerin hayatında bir hicret çizgisi vardır. Kendi çıkıverdikleri memlekette peygamberlik görevini tamamlayan kişi bilinmemektedir, belki sonradan dönmüştür oraya gelmiştir ama bir oradan ayrılmak… Bu da şunu gösteriyor.

Muhterem dinleyenler,

Din hizmeti, gönül hizmeti, Allah’a giden yolda insanları belli bir kıvama çağırmak için, götürmek için, gayret gösterme hizmeti,  toplumdan öyle kolay kolay teşekkür alan, hemen kabul edilen, hazmedilen, içe sindirilen bir hizmet değildir. Çünkü o insanların nefisleri var, dünya var, şeytan var, öteki insanlar var onları Allah yolundan alıkoyacak….

Ve Kur’an-ı Kerim bize göre peygamberlerin karşısına çıkıp direnen grubun, Kur’anî ifadesiyle adı “mele” dir. Mele, bütün milletlerde, bütün toplumlarda peygamberlerin karşısına o toplumun kaymağını yiyen, o toplumda belli sorumlulukları üstlenmiş, o toplumun önde gelenleri diye kendilerini kabul eden kişiler, peygamberlere problem çıkarmıştır. Sade halk vatandaş peygamberlere pek fazla problem çıkarmamıştır. Ama o toplumda çıkarı olan, o toplumun önünde gidip kendisini görenler peygamberlere hep problem olmuşlardır.

Onun için bu hicret çizgisi, insanları Allah’a çağırmaya niyet etmiş olanların gurbete ve hicrete razı olması gerektiği fikrini bize veriyor. Rahatım hiç kaçmasın, huzurum hep yerinde olsun, gelirim her gün artsın, hiç risk taşımasın ama ben bir hizmet vereyim. Öyle bir kural yok. Eğer davanız varsa, derdiniz varsa, içinizde bir sızınız varsa, insanlara karşı bir merhamet, şefkat duyuyorsanız, onların iyiliğini istiyorsanız, onları bir yere götürmeye niyet etmişsiniz, birçok ağır faturayı ödemeye baştan razı olacaksınız. Aksi halde hem işim yerinde olsun ben de bu işi güzelce götüreyim, böyle boş bir hizmet imkânı bu dünya şartlarında söz konusu değildir.

En büyük sıkıntıları peygamber çekmiştir. Niye? Peygamber tamamı en geniş manada da bizim peygamberimiz Muhammed Mustafa insanlığın hep dertlerini kucaklamış, onlara gösterdiği, o içinde taşıdığı sevgiyi ve gösterdiği şefkatin gereği onlar adına üzülmüş,  onlar adına sıkıntıları göğüslemiş, hep onların hidayeti için dua etmiş, gayret etmiş, gecesini gündüzüne katmış, yeter ki Allah’ın kullarını Allah’a layık birer kul kıvamına getireyim diye gayret etmiştir. Ayet-i kerimeler açıktır.

“İnanmayacaklar diye rasülüm neredeyse canına kıyacaksın. Bu kadar sen bu adamlara gönül koyuyorsun, diye açıkça Rasulüllah’ın  psikolojisi Kur’an-ı Kerim’de bize tanıtılıyor. Bu adamlar inanmayacaklar, mahvolacaklar diye üzüntüden sanki canına kıyacaksın, mahvedeceksin kendini.

Rasulüllah Efendimizi düşünürken öyle rastgele bir hocaefendiyi düşünüyor gibi düşünemeyiz. Herkesi kendi konumuna göre ve düşünmek zorundayız. peygamber  algımız, peygamber düşüncemiz, ona bakışımızı,, ona davranışımızı yenilemek zorundayız. Onun için de O’nun verdiği mücadelenin  görünmeyen tarafını da, görünen gerçekçi yüzünü de, duygusal tarafını da iyi tahlil etmek zorundayız. 

Peygamberlerin bir başka ortak noktaları Peygamberler hidayet elçileridir, hidayet rehberleridir. Ama hiç aklınıza geldi mi? Yani yetkisiz oldukları konular da var mıdır? Peygamberlerin yetkisiz olduğu, hiçbir şey yapamayacağı konu…

İki konuda peygamberler yetkisizdir.

  1. Hiçbir peygamber ilahlık iddia edemez. Bana kulluk yapın şeklinde bir çağrıda bulunamaz. Ayeti kerime çok açık. Ali İmran suresinin 79. Ayeti. Bunu okuyacağım bakın .

Mâ kâne libeşerin …

“Allah’ın kendisine kitap, hikmet, hüküm, idare, yetki ve peygamberlik verdiği hiçbir insanın hiçbir peygamberin kalkıp da insanlara Allah’ı bırakıp bana kulluk edin demesi düşünülemez, mümkün değildir. O halde peygamberlerin yetkisiz olduğu konu, ilahlık iddia edemezler. Yani isyan edip kendisini elçi olarak gönderen Allah’ın yerine kendilerini koyamaz. Bu yetki aşımı, bu çizgi dışı bir şey olacağı için böyle bir hakları yoktur.

  1. Peygamberlerin yetkisiz olduğu 2. konu Allah adına yalan söyleyemezler, söz uyduramazlar. Allah’tan almadıkları bir emri, Allah’tan aldık diye ortaya atamazlar. Yani yine konumlarını istismar etmeye kalkışamazlar, açık ayeti kerime, hocalarım biliyor, burada bir hayli meslektaşımız var.

“….

Eğer peygamber bizim adımıza bir takım sözler uydurmaya kalkışacak olsaydı onu elbette kıskıvrak yakalar can damarını koparırdık. Can damarını koparırdık. Var mı öyle? Hem Allah seni elçi olarak gönderecek hem de elçi olarak gönderenin adına sen yalan söyleyeceksin. O zaman bir gerçekle daha karşılaşıyoruz. Peygamberlerin verdiği tebliğ hizmetinin her dönemdeki temsilcileri olan ulema takımı, bilginler takımı da, ne Allah adına bir şey uydurabilirler ne de peygamber adına onun söylediği bir sözü uydurup onu söyleme yetkine sahiptirler.

 

Onlar da ağızlarına, gönüllerine, kafalarına sahip çıkmakla mükelleftirler. Bizim sıkıntımızı anladınız mı şimdi?

 

Muhterem Dinleyenler!

Hoca diye karşınıza çıkan arkadaşlarınızın, hoca diye din hizmeti veren arkadaşlarımızın en büyük sorumluluk noktalarından birisi budur. Aslını tespit edemedikleri herhangi bir söze ne Allah adına, ne peygamber adına başkalarına duyurma hakları yoktur.

Tebliğ, yalana tahammül edemez. Tebliğde yalan olmaz. Propagandada, doğru çok az bulunur. Propaganda ile tebliğin farkı budur. Din tebliğinde yalan olmaz ama diğer dünyevi işlerde propagandayı yapanları görüyoruz. Şaşırdıkları zaman doğru söylüyorlar. Peygamberlerin, Rasülullah Efendimize gelecek ortak özellikleri… Ya bir çok ortak sünnetleri var da ben iki tanesine işaret edeceğim müsaade ederseniz. Bunlardan bizim bugünkü hayatımız için de fevkalade önem arz eden konular. İki sünnet:

Peygamberlerin ama tek istisnası yok, bütün peygamberler:

  1. İnananlardan yana tavır almışlardır. İnananları desteklemişlerdir. İnananlara kol kanat germişlerdir. İnananlara sahip çıkmışlardır. İnananlardan yana tavır almak,  bütün peygamberlerin birinci sünnetidir, ortak sünnetidir.
  2. Muvahhid nesiller yetiştirmek için çalışmışlardır. Bütün peygamberler geleceği, çizgiyi belli bir kıvama getirebilmek için, Allah’ın birliğine inanan gençlik yetiştirmeye, muvahhid nesiller yetiştirmeye çalışmışlardır.

Bu iki sünnet, inananlardan yana tavır almak ve inanan nesiller yetiştirmek için gayret etmek, çağlar boyu bütün insanların problemlerini halledecek, nebevi, peygamberi iki ortak yoldur. Birileri anlasa da böyledir, anlamasa da böyledir. (Alkışlar)

Birileri inanan insanlara sırf inandıkları dolayısıyla yan baksa da böyledir, düz baksa da böyledir. Neyzen bakışlı adamlar görüyoruz. Neyzen bakışlı…. Neyzenler  böyle yan bakar ya.. Böyle yan bakarlar. Müminlere böyle neyzen bakan adamlar var. İmanından dolayı hatta istiskal ederek, küçük gören anlayışlar var. Bu peygamberlerin hepsinin karşısına çıkmıştır.

Sade vatandaşlar peygamberlere inanmış, işte o toplumda kendini bir şey sananlar gelmişler peygambere şu sana inanan şu ayak takımı, basit insanlar, orta sınıf, halk.. Şunları bir etrafından uzaklaştır da belki de o zaman seninle konuşmaya tenezzül ederiz. Seninle oturur konuşabiliriz diye kendilerini böyle farklı görmüşlerdir.

Peygamberlerin tamamı, bu insanların, bu tür isteklerini reddetmişlerdir. Kur’an-ı Kerimimizde Hazreti Nuh biraz evvel kızgın mizaçlı peygamberler, celalî tavırlı peygamberler demiştim ya onların başında gelen peygamberlerden Hazreti Nuh bakın nasıl cevap veriyor böyle bir isteğe:

İnananların bir tarafa itilmesi isteğine, peygamberlerin çevresindeki gariplerin uzaklaştırılması isteğine, bütün çağlara örnek olan Kur’an-ı Kerim bizlere örnek veriyor. Ayeti kerimede tam onu ifade eden cümle şu: Hz. Nuh diyor:

Ben peygamber olarak inananları çevremden kovacak bir adam değilim. Ben inananları kovamam. Tard edemem. Bak siz ne söylüyorsunuz? Onlar rablarına kavuşacaklar. Sizin cahil insanlar olduğunuzu görüyorum ben, diyor. Ben bu inanan insanları, çevremden uzaklaştıracak olursam Allah’a karşı kim bana yardım edebilir, hiç düşünmüyor musunuz? Allah’a inanan insanları çevremden uzaklaştıracağım da. Peki, Allah’ın azabından, gazabından beni kim koruyacak?

Müslümanlara yan bakanların bu ayeti kerimelerdeki ifadeleri düşünmeleri gerekir. Bundan sonra başlarına gelen felaketler de niye başımıza geldi diye düşünmemeleri lazımdır. Yaptıkları, işledikleri cinayetin farkına varmaları gerekir. Hz. Muhammed’e inandı diye, ümmeti Muhamedden bir Müslümanı istiskal etmeye kalkışan insan, mutlak manada bir fatura ödeyecektir. Bunu kimse unutmasın…

Ben Allah’ın hazineleri benim elimdedir demiyorum, gaybı da biliyorum demiyorum Allah bakın Nuh aleyhisselam, bunlara neler söylüyor? Ben meleğim de demiyorum size. Ben de sizin içinizden biriyim, insanım. Fakat bir şey de demiyorum size. Sizin gözlerinizin küçük gördüğü, küçümsediğiniz bu inanmış insanlara, bu sade vatandaşlara, gönüllerinde bir iman cevheri taşıyan bu insanlara, siz küçük görüyorsunuz ama Allah hayır vermeyecektir de diyemem kim bilir sizin bugün değer olarak bildiğiniz şeylere yarın bu insanlar sahip çıkacak, sahip olacak diyor  Allah onlara. Allah onlara hayır verdi mi her şeye sahip olursunuz.

Ayet. Gönüllerde olanı Allah bilir. Ben onların iç dünyalarını bilmem. Ama iman etmelerinden dolayı siz küçük görüyorsunuz. Allah bunlara hayır vermeyecektir diyemem. Eğer yanlış bir iddiada bulunup ve onların çevremden uzaklaştırırsam ben de haksızlık edenlerden olurum, zulmedenlerden olurum. Zalimin cezası da bellidir.

O halde benden böyle istekte bulunma hakkına sahip değilsiniz. Hiçbir inanan Allah kulunu, benim çevremden uzaklaştırmamı benden isteme hakkına hiçbir kimse sahip değildir. Hz. Nuh’un ifadesidir, Kur’an-ı Kerim de bu ifadeleri bize naklediyor. Müslüman tavrının duruşunun, anlayışının, kavrayışının, Müslüman kardeşlerine bakışının çizgisi de budur. Biz hiç, asla imanından dolayı bir mümin kardeşimizi küçük göremeyiz, basite alamayız, bir tarafa itemeyiz.

Dostlar,

Bir şey daha söyleyeceğim. Bakın, insanlık tarihi boyunca bir gerçek var. O gerçek nedir biliyor musunuz? İnsanlık tarihinin kaydettiği bütün güzellikler, bütün başarılar, bütün gelişmeler, inanan kadroların eliyle gerçekleştirilmiştir. Hiç yamultmaya, yanıltmaya kimse kalkmasın. İnsanlık tarihi hangi güzellikleri kazanmışsa, o inanan kadroların eliyle gerçekleştirilmiştir. Bir peygamber gelmiş, ona inananlar, o toplumda bir güzellik oluşturmuş, bir toplum oluşturmuş, zaman içerisinde o güzellikleri birileri istismar etmiş, pörsütmüş, eskitmiş, dağıtmış. Sonra yeni bir peygamber gelip, yeni inananlar, tekran onun üzerine daha güzellerini, daha faydalı şeyleri hediye etmek suretiyle yeniden düzen kurulmuş. Bu hep böyle pörsütülmüş, yenilenmiş, pörsütülmüş yenilenmiş. Ama hep inananlar, inanan kadrolar eliyle gerçekleştirilmiştir.

İnançsızların, imansızların insanlık tarihine kazandırdığı herhangi bir güzellik söz konusu değildir. O halde peygamberlerin bu müşterek iki sünnetinden, yani inanlardan yana tavır almak, onlara kol kanat germek, ayet…” müminlere koruma kanatlarını ger, mü’minleri koru, inananları koru” önce inananları koruyacaksın ki, inanmayanlara da mesaj vermiş olacaksın.

Bir âmâ, Abdullah İbni Ümmü Mektum geldi diye, Rasülullah Efendimiz, müşriklerden önde gelen birisi ile görüşüp konuşurken, onun iman etmesini sağlamaya gayret ederken, o âmâ Müslüman geliveriyor, Rasülullah Efendimiz şöyle hafifçe yüzünü, o konuşmakta olduğu adama çeviriyor. “Âmâ da tam gelecek zamanı buldu” der gibi… Hemen ayet inzal buyruluyor. “Abese vetevella. En câehül a’mâ.”

Var mı böyle bir şey? Hemen ikaz ediliyor Rasülullah. Onun için mümine karşı bakışımızı, inananlara karşı bakışımızı, bir defa düzeltmeliyiz. Bu peygamberler sünnetidir.  Rasülullah Efendimizi anlamaya çalışırken, önce anlayacağımız nokta, o inananlardan yana tavır almıştır. İnananlara kol kanat germiştir ve muvahhid nesiller yetiştirmek için en son evrensel çapta mücadele vermiş bir peygamberdir. Bunu hiç unutmamak lazım.

Onun için de bugün bendeniz şahsen öğrencilerime söylediğim şey şu.. Bakıyorum öğrencilerimizin bütün çoğunluğu hangi dini toplulukta, hangi dini merasimde bulunursak bulunalım, memleketlerini sorduğumuz zaman hep Anadolu’nun köylerinden çıkıyorlar. İstanbul’da birtakım kurslar var, okullar var. İstanbul’un çocukları yok o kurslarda, okullarda. Hep Anadolu’nun çocukları, köy çocukları var. Ben de köylü çocuğuyum. Benim anam bam okuma yazma bilmezdi. Hep böyle Anadolu’nun köylü çocukları.

Peki, Allah sormayacak mı? Allah için kurs sizin mahallenizde, okul sizin şehrinizde, üniversite sizin şehrinizde, sizin çocuklarınız yok buralarda. Etraftan derlenmiş toparlanmış, fakir fukara çocukları toplanmış, getirilmiş evvela dini bilgiler öğrenmesi için gayret gösteriliyor, arada bir de siz ufak tefek yardımlar yapıyorsunuz ama “ne güzel iş yaptık” diye övünüp duruyorsunuz. İki buçuk kuruş para verip, ondan sonra da talebinin gördüğü yerde ceketini ilikleyip iliklemediğine dikkat edecek kadar nankörlük ediyorsunuz, ezmeye çalışıyorsunuz. Bu mudur Müslümanlık? Bu mudur nesilleri bilinçli bir şekilde yetiştirmenin, muvahhid bir nesil yetiştirmenin yolu bu mu?

Sen bu çocuğa ayrıca teşekkür et. Senin zekâtını aldıysa eğer. Buna imkan verdiysen. Ona bir de buna teşekkür borcun var. Zamanında biz bunları gördük dostlar bunlar tecrübe ile söylenen laflar. Kimseyi incitmek için değil. Adam 5 liralık zekâtını veriyor. Ertesi gün karşılaştığında böyle bir bakıyor ceketini ilikliyor mu delikanlı iliklemiyor mu? İliklemiyorum be…!

Herkes kendi görevini bilmesi lazım. Böyle ezik bir nesil yetiştirirseniz tebliğ mücadelesi sonuca ulaşmaz. Tebliğ kadrosunun başının dik olması lazım. Sen de görevini bir iman görevi olarak yaptığının farkında olman lazım eğer yapıyorsan. Yapmıyorsan zaten kimsenin bir şey dediği yok. Allah’ın ne sana ihtiyacı var ne bana ihtiyacı var. Yani bir şey yaptık mı sanki Allah’a borç vermiş gibi telakki ediyoruz. Bırakın ya herkes kendi görevini yapıyor. Yani yeter böyle bir takım yanlışları gündemde tuta tuta tuta aklımız başımızdan çıktı. Kendimizi bir şey sanıyoruz.

Eyvallah Müslümanım elhamdülillah. Biz kimiz? Bu dünyanın muhtaç olduğu kadroyu teşkil ediyoruz. İnanan insanlara insanların ihtiyacı var ama inanan insanları ezmeye hiç kimsenin bir başka Müslümanın da hakkı yoktur. Bu da bir gerçek. Benim peygamberimden öğrendiğim bu. (Alkışlar)

Şimdi galiba lafı çok uzattım ama sayın dekanım burada yani sabırsızlanmış olabilir. Birkaç dakikada toplamaya çalışayım. Ben aslında Hazreti peygamberin bizim üzerimizdeki haklarından söz edeceğim.  Onları artık sayacağım başka çaresi kalmadı.

Şimdi muhterem dostlar,

Biz kulluk sınavındayız. Kulluk sınavı, bilgi sınavı değildir, hayat sınavıdır, uygulama sınavıdır, yaşam sınavıdır. Onun için de bu imtihan, başımızdaki imtihan, ergenlik çağından öldüğümüz ana kadar süren bir sınavdır. Ve sonuçlarının da bu dünyada görülen sonuçları olabileceği gibi, asıl sonuçların ahirette görüleceğine de inanıyoruz. O halde bize tam bir kılavuz lazım. İşte o peygamber olursa ancak, bize hem dünyayı hem ahireti nasıl değerlendirmemiz gerektiğini gösterir.

Bakın bir noktayı burada sizinle paylaşmak istiyorum. Yeni bir söylem tarzı da, bunu sizinle paylaşmak istiyorum. Hadi öyle olsun, biz de ona uymuş olalım.

Tarih sosyolojisi bilimi veya sosyal tarih bilimiyle meşgul olan ilim dalı mensupları, insanlığa lider, örnek, lider ve önder olarak gösterilecek kişilerde dört nitelik arıyorlar. İnsanlığa şu sizin liderinizdir, önderinizdir denecek insanlarda dört tane nitelik lazım diyorlar.

  1. Gerçek bir kişi olacak. Reel bir kişiliğe sahip olacak. Sanal bir kahraman olmayacak… Sanal bir kişi olmayacak. Çizgi film kahramanı olmayacak. Masal kahramanı olmayacak. Yaşadığı tarihen sabit olan bir kişi olacak. Gerçek bir insan olacak.
  2. Yaşadığı hayatı, kaç yıllıksa artık,  ömrü ne kadarsa, hayatının bilgi dışında kalmış yılı veya yılları, kesiti veya kesitleri, bölümü veya bölümleri olmayacak. Baştan sona hayatı şeffaf, araştırılabilir, görülebilir, tetkik edilebilir, araştırılabilir olacak. Hayır efendim, bu tarafını araştıramazsınız, YASSAK, şunu tetkik edemezsiniz denilen hayatının bölüm veya kesitleri olmayacak. Baştan sona şeffaf bir hayatı olmuş olacak.
  3. Yaşadığı hayat, o dünyada yaşayan insanların, insan kesimlerinin tamamının yaşadığı hayatı kucaklayıcı bir zenginlikte olacak. Yani ne hanımlara sadece ne beylere sadece, ne yönetilenlere ne yöneticilere, fakire fukaraya, sadece zengine örnek değil, herkese örnek olabilecek bir hayat yaşamış olacak. Dağdaki çobandan, saraydaki padişaha kadar herkesin kendisinden örnek alabileceği yaptığı iş, meşgalesi, sorumluğu açısından kendisinden örnek alabileceği zenginlikte bir hayatı yaşamış olacak. Herkese örnek olmalı.
  4. Dördüncü şart ise davetini bizzat kendisi yaşamış olacak. Pratik ve ameli bir hayata sahip olacak. Millete siz şunları yapın, benim ne yaptığıma, ne ettiğime karışmayın, bana bakmayın diyen, kendisine birtakım ayrıcalık, imtiyaz, farklılıklar tanıyan birisi olmayacak. Senden benden ne istiyorsa, o istediğini evvela kendisi yaşamış olacak. ha, ayrıca artı olarak kendisinin fazladan yaptıkları şeyler olabilir o başka… ama benden istediğini, benden eksik yapma hakkına sahip değildir bir lider, önder…

Bu dört şartın dördü birden araştırıldığı zaman insanlık tarihinde en kâmil manada, sadece ve sadece, Hz. Muhammed Mustafa (SAV) Efendimizin şahsında tam manada bulunduğu tesbit ediyorlar, itiraf ediyorlar. Bu konularda insanlara örnek ve önder olarak gösterilecek tek kişi Hz.  Muhammed’dir, diyorlar. Bizim peygamberimizin konumunu da böylece bir takım bilimsel yollarla dahi tespit edildiğin ifade etmiş oluyorlar. 

Tabiatıyla peygamber ilişkisi açısından ümmetin önderi olan peygamberin, biz ümmetine karşı bizim üzerimizde birtakım hakları olacaktır. Bizim ona karşı birtakım görevlerimiz söz konusu olacaktır. Bu ilişki başka türlü yürümez. Peygamber efendimizin bizim üzerimizdeki haklarını sadece sayıyorum.

  1. Hz. Peygambere inanmak. Biz ona inanmadığımız sürece O’nun birinci hakkını yerine getirmiş olmayız, inanacağız. Peygambere inanmak demek, onun bütün verdiği mücadeleye, peygamberliğin bütün hususiyetlerine inanmak demektir. Bunun Kur’anî delilleri var ama, geçeceğim mecburum. Ve peygambere inanma konusunda asla istisna yoktur. Bir takım ilahiyatçı meslektaşlarım çıkıp bugün, ehli kitabın Hz. Muhammed’e inanma zorunluluğu yoktur demelerinin aslı yoktur. (Alkışlar)

Tamamen saptırmadır. Allah peygamberini oyun, oyuncak olsun diye göndermedi. Çelik çomak devri bitti. Birilerinin hatırına laf söyleme devri bitti. (Alkışlar)

“Fein amenü bimisli mâ amentüm bihi fekadihtedev”. Açık. Allah Teâlâ ilan ediyor. “Ey müminler, ehli kitap da, Yahudiler de, Hıristiyanlar da şayet sizin gibi inanırlarsa, sizin inandıklarınıza, sizin gibi inanırlarsa”, fekadihtedev. Doğru yolu buldular”. Başka şartı yok bunun. Ne demek ehli kitap Hıristiyanlar, Yahudiler Allah’ın birliğini bilsinler, ahirete inansınlar, bir de iyi işler yapsınlar doğru cennete.

Rasüllulah (SAV) boşuna mı gönderildi? Bu mücadele boşuna mı verildi? Allah’tan korkmak lazım.

Onun için peygamberin birinci hakkı kendisine inanılmasıdır. Ona inanmayanın onun kılavuzladığı  yere gitme hakkı yoktur. Kendisi geldikten sonra kendisi gelinceye kadar tabi ki daha önceki peygamberlerin şeriatlarına göre yaşayanlar elbette her peygambere uyup,   gideceği yere gider. Ama Rasülullah geldikten sonra eski şeriatlar kaldırılmıştır, nesh edilmiştir, hükmü bitmiştir. Kur’an-ı Kerim’de hangi esaslar zikrediliyorsa onlar bizim için de geçerlidir. Şer’u men kablena prensibi… Ama yürürlükten kaldırılmış olanları yaşayanlar, bugün de aynen peygamber getirmiş gibi la ilahe illallah derken muhammedürrasülullah demezlerse de cennete giderler demek, birilerinin hatırına kelime-i tevhidi parçalamaya kalkmak demektir. Bu hiç kimsenin ne haddidir ne de hakkı. Onun için imanda böyle bir parçalanma olmaz. Birinci borcumuz onun hakkı bu.

  1. İkinci hakkı Hz. Peygamberi sevmek. Hz. Peygambere itaat etmek. Hz. Peygamberin sünnetine intiba etmek bir başka hakkı, burada da bazı noktalar işaret etmeme müsaade ediniz.

Bugün ne yazık ki bakın çok ciddi problemlerle karşı karşıyayız.

Böyle kutlu doğum haftasında Rasulüllah’ı anarken, Rasullullah gündemimizde ne kadar var? diye bu millet kendi kendine sorgulamalı. Rasullullah Efendimiz hayatımızda ne kadar yer alıyor? Gündemimizde ne kadar yer alıyor? Biz ona nasıl bakıyoruz?

Bugün Rasülullah (SAV)’in sünnetine hiç atıfta bulunmadan fikir beyan eden bilim adamlarını görüyoruz. Sanki Rasüllullah gelmemiş, sanki Rasülullah hiçbir söylememiş, sanki Rasüllullah hiçbir sünnet ortaya koymamış gibi, Kur’an böyle diyor. Bir de bir tavır var, söylem tarzı var. Kur’an-ı Kerim de demiyorlar. Kur’an diyor ki. Kuran böyle dedi, Kur’an’da deniyor ki. Ya kim diyor Allah’ını seversen?  Kur’an’ı gönderen Allah demiyor. Allah buyurur, peygamber buyurur sıradan birinden bahsediyormuş gibi Kur’an böyle diyor. Kur’an-ı Kerim demiyor. Kur’an-ı Kerim de denmeden. Bir terbiyesiz ağzı, bir saygısız ağzı, söylem tarzını yaygınlaştırmaya çalışan insanlar görüyoruz. Ve bunu da Kur’an taraftarlığı bağlamında yapıyorlar, peygamberi hiç söz konusu etmiyorlar. Hadislere bakmaya tenezzül buyurmuyorlar.

Kur’an, Kur’an, Kur’an. Eyvallah Kur’an başımızın tacı ama o Kur’an’ı bize getiren tebliğ eden Rasulüllah, Hazreti Muhammed Mustafa var, O’nun o Kur’an’ı yorumlamasından kendimizi tecrit ederek, onu dışlayarak, bir tarafa bırakarak, biz Kur’an-ı Kerim’i nasıl anlarız? Bütün dünyaya bunun mesajını nasıl anlatırız?

Evvela Rasulüllah’ı şöyle bir göreceksin, nasıl anlamış? Nasıl yorumlamış? Ben bugün bunları cemate nasıl söylerim onları düşüneceğiz. Birileri peygamberi dışlıyor. Birileri de kalkıp peygamberlik iddia ediyor.

İki tane hanım var biliyorsunuz bugün Türkiye’de. Birisi Kütahya’dan çıktı. Ben peygamberim diyor. Birisi efendim İstanbul’da Caddebostan’da kendine has bir takım hitap bile yazmış bir hanım peygamberlik iddiasında. Bir başka erkek, televizyon kanalı da olan birisi, dünyayı dolaşıyor ben Rasulüm diye.

Ya bir taraftan gerçek peygamberi devre dışı bırakmak isteyen insanlar… Bir taraftan onun görevlerini üstlenmeye kalkan yalancı peygamberler ya da sahte bir takım insanlar var. İnsanları istismar eden insanlar. Peygamberi değerlendirirken bunları görmemiz lazım.

Burada bir şey daha söyleyeceğim. Hiç kimse kusura bakmasın. Bir de icat edilmiş peygamberler var. İcat edilmiş peygamberler. Peygamber fikrinde olan insanlar var. Kendileri iddia etmiyorlar ama birileri kalkıp peygambermiş gibi birilerine muamele ediyor. Buna da hakkımız yok. Ne kadar muhterem olurlarsa olsunlar, ne kadar yetişkin doğru, dürüst, hizmet ehli adamlar olurlarsa olsunlar, herkes görevini yapıyor ama o peygamber değildir. Her yaptığı dinmiş gibi taklit edilemez. Nasıl peygambere Allah diyemezsek, böyle dersek imandan oluruz. Bir başka insana da peygamber muamelesi yapmaya, hakkına ve haddine sahip değiliz. Herkesi kendi konumunda değerlendirmek zorundayız. Severiz, sayarız, eyvallah. Ama bir peygamber gibi onu telakki etmek asla ve kat’a bilinçli bir Müslümana yakışacak şey değildir. Sevgimize ve saygımıza kurban olmayalım. Benim peygamberim, aziz peygamberim buyuruyor ki:

 “Sevgin eğer ölçüsüz olursa seni kör ve sağır eder.” Dost bildiğin kişinin yanlışlarını da doğru görürsün.

Hani, siyasi platformda şimdi diyorlar ya bizim lider söylüyorsa eğer bunu, doğrudur, yanlış da olsa doğrudur ama öteki partinin lideri söylüyorsa doğru da olsa yanlıştır. Hakikate karşı kör ve sağır olmamak için uyanık olmak gerek. Kimseyi peygamber yerine koymaya, kimseyi koyma hakkı yoktur. İcat edilmiş peygamberlere de ihtiyacımız yok. Gerçek ihtiyacımız, Hazreti Muhammed mustafadır (Alkışlar)

Ana değeri kaybedersek birilerine savunmak zorunda kalırız. Ana denklemi eteğinden  tutup tutamayacağımıza bakacağız. Gündemimize Hazreti Muhammed’i ne kadar getirip getiremediğimize bakacağız. Başkalarını tenkit ederken değil de, biz Müslümanların da bir takım yamukluklarını söylerken kötü olmamalı tabi ki.

Vallahi, vallahi kelimesi hiç ağzımdan çıkmazdı. Vallahi diye ifade ettim. Şu söylediklerim tamamen yürek yangınının ifadesi olarak dile getirdiklerimdir. Ve sizin de  (alkışlar)

Hz. Peygamberin sünnetine intiba etmek demek, onu günlük hayatımızda mümkün mertebe önümüzde görmek demektir.

Diyorlar ki, şimdi peygamber efendimizin, dini anlatmak için söylediklerine eyvallah, tamam, hadi onu kabul ediyoruz. Ama, şu gündelik hayatı yaşarken, oturup kalkmak, yemek içmek, yatmak, uyumak… İşte günlük hayatta da peygamberin yaptığı gibi yapmak gerekir mi gerekmez mi? Ulema bunu tartışmış. Kemali edeptendir diyor. En fazla karşı çıkan ulema, Rasulüllah’ın günlük hayatını tatbik etmek, kemali edeptendir. Edebin olgunluğunu gösterir.  Çünkü biz bunu nasıl yapacağız?

İşte bunu konuşuyoruz. Yatıyoruz, içiyoruz, kalkıyoruz. Bunu yaparken benim peygamberim acaba bunu nasıl yapardı? Ben de onun gibi yapayım diye düşünmek, Hz. Peygamberle 24 saatimizi birleştirmek demek olur. Onun manevi şahsiyeti ile daima ilişkide bulunmak demek olur. Bundan da kimse zarar görmez ama herkesi mutlaka böyle yapacaksın diye zorlamayız. Hayır, yapabilene aşk olsun. Keşki, bütün hatamız, Rasulüllah’a uymak için gayret gösterirken yaptığımız hatalar olsa… O yüzden kemali edeptendir demek, o sünnetlerin basit olduğunu söylemek demek değil. Bunların da çok anlamlı bir yerinin olduğunu ifade etmek istiyorum. Elbette bunları böylece bilmemizde fayda var.

Hanımlar burada çok olduğu için, bu noktayı da burada söylemek lazım. Etrafta, işte gazete sütununda veya takvim yaprakları arkasında birtakım sözleri buluyoruz, görüyoruz. Hadis diye orada yazılıyor, kimileri çıkıyor, diyor ki, bunu peygamber söylemez, bunu eğer peygamber söylediyse de, ben kabul etmem. Bu ayet olamaz, bunu Allah söylemez, ben ayetse de kabul etmem diye… Böyle kendinin o andaki psikolojisine, bilgisine göre hemen uygun görmediği bir takım nassları reddetme yoluna gidiliyor. Bu da doğru değildir.

Biz ne Allah’a, ne peygambere sınır çizemeyiz. Allah’ın ve peygamberin iradesi benim kafama göre şekillenmez, beni aşan elbette yönleri olacak. Araştır, tetkik et, soruştur. Rasulüllah söylemiş mi, söylememiş mi?

Bir şeye dikkatinizi çekiyorum. Bu maalesef bilim adamlarımıza da yansıyan bir şey. Peygamber böyle şey söylemez diyoruz. Bu  laf hatalı bir sözdür. Peygambere rol biçmeye kalkmak ne senin ne benim işimdir, söyledi söylemedi. Araştırınız bakınız bir sözü Rasulüllah söylemiştir deriz veya söylememiştir deriz. Ama söylemez diyemeyiz. O bir başka iş. Rasülullah’a biz emir veremeyiz. Buna da dikkat etmemiz lazım. O’nun sünnetine uyalım derken, Onun konumunu daima farklı bir şekilde fark etmemiz lazım geliyor.

Bir başka şey, dini hayat açısından artık tartışan bir toplum olduk.

Muhterem dostlar,

Her şeyi tartışıyoruz, tartışmayı seviyoruz. Yaşamayı değil, yaşayan bir toplum olmaktan, tartışan bir topluma doğru kaydık, gidiyoruz. Eğitim sistemimizde de bu böyle efendim, tartışın, tartışın. Yâ tartışılacak şeyler vardır, tartışılamayacak şeyler vardır. Yaşanacak şeyler vardır. Öncelikle tartışılacak şeyler de vardır. Bunların hepsini tartışmak. Tartışmaya bir başladığımızda amelden kesilirsiniz. Uygulama yapmazsınız şüphelenirsiniz, gönlünüz kafanız dağılır.

İmam el-Evzâî’nin güzel bir sözü vardır. O kadar hoşuma gidiyor ki. Diyor ki İmam el-Evzâî, Etbauttâbîn ulemasından:

“Allah Teâlâ eğer bir topluluğa şer murad ederse, onlara tartışma kapısını açar, her şeyi oturur tartışırlar ve amel kapısını onlara kapatır.”

Yaşamayan, tartışan adamlar var. Şimdi var. Son derece saygılıyız efendim. Biz dine de saygılıyız şuna da saygılıyız. E peki, bu saygının bir göstergesi yok mu dostum? Hani amel? Hani ne yapıyorsunuz bu saygının gereği olarak? O bir başka. Ama en zayıf.

Muhterem dostlar,

Bizim bir ilkemiz var. Bu da genel bir ifadedir.

“Dine saygı, dini olanı yaşamakla gösterilir, lafla iddia edilmez.”

Saygı yaşamakla gösterilir. O’nun emirlerini yaşamakla gösterilir. Yoksa iddiayla saygılıyım demekle değil. Peki, sünnet konusunda Rasulüllah’ın sünnetine uyma konusunda bu noktalara dikkat etmemiz lazım.

Bir başka hakkı, İslam’ı ciddiye almak, İslam’ı ne kadar ciddiye alıyorsak, insanlar birbirini test etmelidir. Bugünlerde en çok yapmamız gereken şey bu. Ümmetinin dertleriyle ilgilenmek bizim Rasulüllah Efendimizin, bizim üzerimizdeki bir başka hakkıdır. Müslümanlar bugün gönüllerinde kinden yana duygular, hisler geliştiriyorlar buna bakın…

Muhterem dostlar,

Gönüllerimizi işgale arz etmeyelim. Gönülleri kaymış insanlar, işgale uğramış ülkeler gibi, ne huzur kalır ne bir şey. Onun için gönüllerimize, kalplerimize sahip çıkalım. Müslümanların dertlerine yönelik bir duygu yoğunluğu içinde olursak devam ederiz çizgimizde… Ama bugün ajansların, haber kanallarının, medyanın, şunun bunun bize yığdığı propagandalarla, kafamıza boca ettiği, süzgeçten geçmiş propagandalarla Müslümanlara karşı bir soğukluk, gayri Müslimlere karşı yakınlık hissediyorsak eğer içimizde, kalp ameliyatına ihtiyacımız var demektir. Ciddi bir kalp ameliyatı.

  1. Ve bir başka hakkı rasulullah efendimizin din kardeşliğini öncelemek, tüm Müslümanları kucaklamak. Sendendi, bendendi,  bizdendi, bizim cemaattendi, şunun cemaatındı diye, ayrılığa, tefrikaya gitmeden lailahe illallah muhammedün rasülullah diyen herkese, gel karmaş diye şöyle bir kucağımızı açalım. Bunu beceremezsek bu perişanlıktan kurtulamayız. Rasulüllah Efendimizin getirip telkin ettiği tevhid dinine hizmet ediyor gibi görünsek, gözüksek de bir yerlerde ciddi yanlışlar yapıyoruz demektir, bunun cezasını da beraber öderiz.
  2. Bir başka hakkı peygamber efendimizin, o güzel ismi anıldığında kendisine salatü selam getirmek de onun bizim üzerimizdeki hakkıdır. Muhammed ismini, Mustafa ismini, Rasulüllah Efendimizi anlatan kaç tane ismi varsa, birçok ismi var onun. Onları duyduğumuzda da en kestirme yoldan, hiç değilse “Allahümme salli ala Muhammed” diye, O’na olan borcumuzu, sözlü olan borcumuzu ifade etmemiz, onun bizim üzerimizdeki hakkıdır. Bu da Allah’ın emri ile sabittir, ayetle sabittir.

Salatü selam getirmek muhterem dostlar,

Reddedilmeyen bir duada bulunmuş olmak demektir. Mutlaka Allah’ın Rasulü, getirdiği salatü selama karşılık verecektir. Karşılık vereceğini kendisi ifade ediyor. Ve bunun için reddedilmediği peşinen bilinen, önceden garanti edilmiş, dua Rasulullah’a salatü selam getirmektir diyorum ve Allahümme salli ala seyyidina Muhammed diyerek sözlerimi burada bitiriyorum. Biraz süreyi aştık ama kusura bakmayın

 

 

Prof. Dr. Raşit KÜÇÜK

Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı

Çok kıymetli misafirler, değerli kardeşlerim,

Öncelikle böyle güzel bir günde, bir tatil gününde, Rasulü Ekrem (SAV) Efendimiz hazretlerinin doğum gününün tespiti için, hanımlar ve beyler olarak buraya teşrif ettiğinizden dolayı hepinize şükranlarımı sunuyorum. Bizleri sizlerle buluşturan, davet etme nezaketini gösteren İl Müftümüze, onun Kıymetli Yardımcılarına ve Eğitim Merkezinin Müdürü ve diğer personele de huzurunuzda teşekkür etmek istiyorum.

Ayrıca doğrusu bana sadece neticeleri söyleme görevi kaldığı için, benden önce konuşan kıymetli meslektaşım değerli arkadaşım, biraz da celal tarafını temsil eden peygamber ahlakının celal kısmını temsil eden İsmail Lütfi ÇAKAN hocamıza da, huzurunuzda hassaten teşekkür ediyorum.

Ben de, sizlere Rasulü Ekrem (SAV) Efendimizin işte biraz cemal ismi ile ilgili olan, sevgi ismi ile ilgili olan yanına kısaca bahsetmek isterim.

Kıymetli kardeşlerim,

İslam dini, Kur’an, Sünnet bize şunları öğretiyor. Âleme merhamet, yani bütün insanlara karşı, bütün canlılara karşı hatta yaşadığımız dünyadaki her nesneye karşı merhametli olmak duygusu. Yani tüm müminleri, Müslümanları sevmek. Ama bu müminler içerisinde muhlis olanlar, muhsin olanlar, muttaki olanlar ve benzerlerine karşı meveddet. Bu ayrı bir özellik taşıyor.

Muhlis demek kısaca, yaptığı her işi Allah rızası için yapmak, her davranışı Allah rızası için olmak, her hali Allahın hoşnutluğunu kazanmak için olmak, yapmak ve göstermek anlamına gelir. Yani bir insan düşünün ki, yürümesi Allah için, konuşması Allah için, susması Allah için, yaptığı her iş Allah için, işte bu insana ihlâs sahibi denir.

Muhsin de, ihsan sahibi demek, yani iyilikler ve güzellikler ehli insan demek ama onu rasüli Kibriya (SAV) Efendimiz şöyle anlatıyor. Meşhur Cibril hadisinde.

Cebrail aleyhisselam kendisine sormuş. İşte iman nedir? İslam nedir? diye soruyor. Bir de ihsan nedir? diye soruyor.

-          Mel ihsanü ya rasulallah? İhsan nedir? Allah Rasulü, ihsanı;

-          “el ihsanü en ta’budallaha….” diye cevap veriyorlar. Yani ihsan, sanki Allah’ı görüyormuşsun gibi Allah’a kulluk yapmandır. Sen onu görmüyorsan o seni görüyor ya.

Biz hakikaten her halimizin Allah’ın bizi gördüğü inancı içinde olma şuuru içerisinde bulunursak o zaman biz Muhsinlerden oluyoruz demek ki.

Takva ehli olmak, yani Allah’a karşı son derece saygılı, Allah’ın yasaklarından korkup çekinen, haramlara hiç yaklaşmayan, günah işlemeyen ve işlememe gayreti içerisinde olan bir insan olmak…

İşte bunlara karşı meveddet beslenir. Yani sevginin en derin olanı bunları duyurur. Bu da Müslümanlık görevimiz oluyor. Daha genellikle dostlara, din kardeşlerine, yani gerçek iman sahiplerine karşı da ülfet içerisinde olmak. Onlarla dost olmak ve daima onları arayıp sormak ve onlarla bir arada olmak.

Çünkü şöyle bir kural vardır: Nasıl hastalıklar bulaşıcı ise, güzel huylar da bulaşıcıdır. İyilerle beraber olursak hakikaten iyi insan olma temayülünde oluruz, kötülerle beraber olursak kötü olma temayülünde oluruz.

Şeyh Sâdi güzel bir şey söyler Gülistan’da: Bir gün diyor hamamda yıkanıyordum. Elime bir toprak parçası geçti. Baktım çok güzel kokuyor, şaşırdım. Ona işte lisanı halle diyor ki:

-          Sen bir topraksın, niye bu kadar güzel kokuyorsun? Bana dedi ki diyor o toprak:

-           Beni bir gül ağacının dibinden alıp getirdiler.

Sonra o tavsiyesini yapıyor:

“Arkadaş! Gül ile arkadaşlık yap ki, onun gibi olasın” diyor. Demek ki güzel insanlarla arkadaş olmamız lazım. Güzel insanlarla, aynı meclislerde bulunmamız lazım.

Şimdi muhterem kardeşlerim

Bu âlemde, Hz. Adem’den bugüne ve kıyamete kadar Allahü Teâlâ’nın yarattığı, beşer cinsi içerisinde en faziletli, en üstün, en kıymetli, alemin adeta gözbebeği olan yegane insan Resûlü Ekrem efendimizdir. Bütün İslam alimleri bunu böyle ifade ederler ve bunu her kitaptan sadece Kur’an’dan değil bilinen kitaplardan delillerini de getirirler. Bu bakımdan Rasulüllah (SAV) Efendimiz bizim için her şeydir. Alemde, Allahü Teâlâ’nın kıyamete kadar rehber edinmemiz için gönderdiği, önder edinmemiz için gönderdiği yegane insan, Rasulü kibriyadır.

İşte biraz önce hukukunu saydığı, İsmail bey arkadaşımızın ve ayetlerle delillerini kısacık ifade ettiği o Rasül için Kur’an-ı Kerim, Cenabı Hak bize onu en güzel örnek olarak takdim ediyor:

“Hiç şüphesiz ki Allah’ın Rasülünde sizin için takip edilecek en güzel örnek vardır” buyuruyor. Bu sebeple peygamber bizim örneğimizdir, önderimizdir, rehberimizdir. Kur’an, o kadar çok peygamberden bahsediyor ki, nerdeyse her ayetini peygamberle ilgili görenler vardı.

Peygamberin (SAV)’in, hayatının, ahlakının ki yaşayışıdır aynı zamanda Kur’an olduğunu söylüyor onun eşi, müminlerin annesi Hazreti Aişe validemiz. Kendisine gelip sordukları zaman peygamberin ahlakı nasıldı? diye, önce bir soru ile mukabelede bulunuyor:

-          Siz Kur’an okumuyor musunuz? diyor sahabilere:

-          Okuyoruz, dediklerinde,

-          Allah’ın Rasulü’nün ahlakı Kur’an’dan ibaretti diyor.

Demek ki peygamber, yaşayan canlı Kur’an’dır. Yani biz Kur’an’ı hayatımıza geçirmek istiyorsak, peygamberi örnek almak gibi bir sorumluluğumuz var. Dolayısıyla Rasulüllah (SAV) Efendimizi sevme gibi bir vazifemiz var.

Niçin biz peygamberi sevmeliyiz? Çok kısa olarak bundan bahsedeceğim. Böyle hatırınızda kalacak şekilde de inşallah öz olarak tutmaya çalışacağım.

Bir defa Allah Rasulü yaratılmışların hidayete ermesine vesile kılınmıştır. Yani bizim doğru yolu bulmamıza, cennete girmemize, Cenab-ı Hak onu vesile kılmıştır. Bundan daha büyük bir saadet olamaz. Çünkü bir insan dünyada ve ahirette mutlu olmak istiyorsa, hem Müslümanım diyor, hem mutlu olmayı istiyorsa, peygamberi kendisine rehber edinmek zorunda. Çünkü peygamberimiz de en doğru yolu gösteriyor.

O’nun sayesinde Cenab-ı Allah, İslam ümmetine merhamet etmiş, onları en üstün faziletli ümmet kılmış. Sadece Rasulü Ekrem (SAV), peygamberler silsilesinin en üstün olan, incisi mesabesinde olan, halkası değil. Aynı zamanda ümmeti de en üstün ümmet. Bu üstün ümmet olmakla, O’nun ümmeti olma şerefine nail olmamızdan kaynaklanıyor. Kur’an bizi böyle tavsif ediyor. Diğer ümmetlere şahit ümmet olarak gösteriyor.

İşte bu vasfı bize kazandırdığından dolayı, Rasulüllah Efendimiz’i sevmek zorundayız. Ama bu sevgi, bilgi ile elde edilir. Çünkü peygamberi bilmezsek ne yapacağız? Peygamber (SAV)’i bilmenin yolu, tabi ki onun hayatını okumaktan, Kur’an’ı anlamaktan geçiyor önce. Hayatını okumaktan geçiyor.

Sevgili kardeşlerim,

İnsanlık tarihinde hakkında Hazreti Rasulü Ekrem kadar kitap yazılmış bir fert bulmak, asla mümkün değil. Kısaca işaret etti İsmail Lütfi bey arkadaşım. Hayatı, Hazreti peygamber kadar en ince detaylarına varıncaya kadar tespit edilmiş, bir başka insan bulmak da mümkün değildir. Yani bugün bir insanın peşine kamera koysanız, kesinlikle ifade ediyorum, o kamerada kesinti olabilir ama, Rasulü Ekrem’in hayatında bir kesinti görmüyoruz.

Ashab bize bunu o kadar anlatıyor ki, saçında, sakalında ne kadar beyaz kıl olduğunu tahmin etmeye varıncaya kadar dikkat etmiş. Her şeyini bize anlatıyor ve hadisi şerifleri naklederken hangi halde bulunduğunu bize söylüyor. Kolunu nereye dayamış, ayağını nereye koymuş, üzerinde nasıl bir elbise varmış, yanında kimler varmış, bütün bunları bize anlatıyorlar.

Düşünebiliyor musunuz? Hakikaten bir kamera bile bunları tespit edemez. Hadis kitaplarını okuyunca ve İslam tarihi kitaplarını okuyunca, buna hayranlık duymamak mümkün değildir. Onun için, Onları yazanlara, ebediyyen şükran duygusu içinde olmamız gerekiyor.

Ve mesela herhangi bir şey sorsanız. Rasulü Ekrem’in şuradaki duruşu neydi, durumu neydi, sözü var mı? Çok samimiyetle ifade edeyim ki, bulamayacağınız hiçbir ama asla söz konusu değildir. Hangi konuda bir bilgi ararsak Rasülü Ekrem’de onu buluyoruz, görüyoruz. Yine Rasülü Ekrem, ümmetine kendi nefislerinden daha önceliklidir. Bunlar, söylediğim her sözün arka planında, Kur’an’ın ayetleri var. Mesela; Al-i İmran Suresi, 67. ayet;  Ahzab suresi 6. ayet bunu ifade ediyor.

Rasülü Kibriya (SAV), ümmetine o kadar düşkün ki, ahirette de dünyada olduğu gibi, ahirette de ümmetini düşünüyor ve ümmetine şefaat niyaz ediyor Allah katında. Ümmetini şefaatine nail etmeden Cenab-ı Hakk’ın huzurundan ayrılmıyor. Onun için peygamberi sevmek zorundayız. Geçmiş ümmetlerin üzerine yüklenen yükleri, sıkıntı ve zorlukları ümmetinden kaldırmış Rasulü Ekrem (SAV).  Başka ümmetlere verilmeyen özellikler bize verilmiş.

Çok öz, çok kısa hadisler var, derin anlamlar çıkarabileceğiniz. Allah’ın Rasülü (SAV) buyuruyor ki:

”Yeryüzü bana mescid kılındı ve temiz kılındı.”

Onun için Müslümanlar yeryüzünün neresine giderlerse gitsinler, namazlarını kılabiliyorlar. Bir ibadethaneye ihtiyaçları olmadan, yeryüzü toprağı namaz kılmak için kendilerine helal kılınmış, mescid kılınmış bir topraktır, sevgi yeri kılınmış bir topraktır. Bu bakımdan İslam ümmeti dediğimiz zaman, sadece coğrafyalarla sınırları insanlar topluluğunu anlamıyoruz. Yeryüzünün neresinde bir Müslüman varsa, biz onu kardeş kabul ediyoruz. Cenab-ı Hak çünkü bize bunu böyle emrediyor ve böyle öğretiyor.

Onun için muhterem kardeşlerim,

İslam insanları ırklarına, renklerine, cinsiyetlerine, coğrafyalarına göre ayırmıyor. Üstün veya aşağılığı bunda görmüyor. Çünkü bu saydığım şeyler, insanların ırkı, insanların rengi, insanların cinsiyeti, insanların coğrafyası, kendi ellerinde olmayan şeyler.

Cenab-ı Hak, üstünlüğü bizim gücümüz dâhilinde olan şeye veriyor. En üstün olanlarımızın takvaca en ileri olanlar olduğunu beyan buyuruyor. Çünkü takvada yarışmak hepimizin elindedir. Yani yarışamayacağımız alanda bize üstünlük sağlamıyor. Ne Arab’ın Acem’e, ne Acem’in Arab’a üstünlüğü yok diyor Rasulü Ekrem Efendimiz.  Bu bakımdan bizim dinimiz yeryüzünün her yerinde yayılıyor, her ırk arasında yayılıyor.

Kalbi, her an ümmetine yönelik ve ümmetini düşünüyor peygamberimiz. Fetih suresi 26, Kehf suresi 6, Şuara suresi 1-3, Fatır Suresi 8, Tevbe Suresi 128… Daha pek çok ayet sayabilirim, bunu ifade ediyor.

Rasulüllah (SAV)’in yegane özlemi, çok sevdiği ümmetini görmektir. Cennette görmektir. Onun için bu yönde bize rehberlik yapıyor. Yol göstericilik yapıyor. Ümmetin nasıl cennete gireceğini gösteriyor.

Diğer taraftan muhterem kardeşlerim,

Yine Rasülü Ekrem, bütün insanlığa rahmet olarak gönderildiği için, İslam dini, insanlığı iki çeşit ümmet kabul ediyor:

Birine ümmeti icabed diyor, diğerine ümmeti davet diyor. Yani Müslümanlar, inanan insanlar ümmeti icabettir. Allah’ın emrine uymuş, peygamberin emrine uymuş ona uyarak kendisine uyulması gereken ümmet haline gelmiştir. Bunun dışındaki bütün insanlar ümmeti davettir yani davete muhataptır, onun için İslam dini insanı insan olarak kabul ediyor, değerli bir varlık olarak görüyor. İnsanı kafir olsa da, müşrik olsa da münafık olsa da, insan olarak muhatap alıyor. Ve kesinlikle bu insanlara zulmedilmesine, haksızlık yapılmasına, adaletsizlik yapılmasına da musamaha etmiyor.

Onun için İslam dini, bir misyon dinidir. Bir davet dinidir. Daima davetini bütün insanlara ulaştırıyor. Yahudi geldiği zaman, noksan bir davet yapıyor. Zaten o dinine davet etmiyor. Çünkü Yahudilik milli bir dindir.  Hırıstiyan geldiği zaman, sadece İsa aleyhisselamdan, o da hayal bir peygamber. Hâşâ peygamber de değil kendilerince bir ilah olarak bahsediyor. Oysa biz Yahudi’ye gittiğimiz zaman Hz. Musa’dan bahsedince, o bizim de peygamberimiz diyoruz. Hıristiyan’a gidince Hz. İsa’dan bahsettiği zaman o bizim de peygamberimiz diyoruz.

Çünkü biz, bütün peygamberleri, peygamberler silsilesinin bir neferi, bir ferdi olarak kabul ediyoruz. Ve bunlardan birine iman etmezsek mümin de olmuyoruz. Onun için misyon dini diyorum.  Davet dinidir vee bütün âleme bu davet açıktır.

Resulü Ekrem (SAV) Efendimizin yaratılışında cemal var, kemal var. Güzelliklerin her çeşidi peygamberimizde toplanmıştır. Kemalin, mükemmelliğin en son noktası Rasulüllah (SAV) dir. Onun için insanoğlunun kıyamete kadar geldiği, insanların kullanabileceği zekânın, % 99’unu peygamberimizin kullandığını ifade ediyor. Bu ilmin araştırıcıları ve fennin tetkik edicileri… Oysa âlemde dâhi olanlar hep üstün akla sahip olanlar bunu sadece % 10’unu kullanmışlardır.

Demek ki Rasulüllah (SAV)’ın sünneti, hadisleri bunun için bu kadar önem arz ediyor. Kendine has özellikleri, kendine has seçkin özellikleri, üstünlükleri, peygamber efendimiz kendisinde barındırıyor. Mucizeler göstermiş bir peygamber olarak karşımızda duruyor. Bütün bunlar Allah’ın Rasulüne her dönemde iman eden insanların, iman edecek insanların önünde, gerçekten önemli kapılar açıyor.

Yine Allahü Teâlâ Hazretleri, Hz. Peygambere saygıyı, ona hürmeti, O’nu üstün tutmayı, yüceltmeyi emrediyor. Bu konuda, o kadar çok ayet var ki, işte bunlar bize peygamber (SAV)’i sevme zaruretini anlatıyor. Onun edebiyle edeplenmeyi, ahlakı ile ahlaklanmayı bize öğretiyor.

Onun için Mevlana Celaleddîni Rûmi, hakikaten bir güzel ifade ile Kur’an’ın baştan sona bir edep olduğunu söylüyor o meşhur beytinde: İnsan oğlunun edepten nasibi yoksa, o insan değildir, gözünü aç bak Kur’an’ın bütün ayetleri, ayet ayet tüm Kur’an edepten ibarettir diyor.

Hakikaten Kur’an bize bir edep öğretiyor. Rasulü Ekrem, o edebi yaşamış olarak karşımızda bulunuyor. Cenab-ı Hak, Allah’ın Rasülü’nün arzularını isteklerini yerine getiriyor. Bunu vaad ediyor. Bakın Bakara suresinin 144. ayeti, Ahzab suresinin 51. ayeti bunları ortaya koyuyor. Ulaşmak istediği her şey, Rasulü kibriyaya ikram ediliyor. Şura suresinin 23. ayeti, Duha suresinin 5. ayetleri de bunu bizlere anlatıyor.

Muhterem dinleyenlerim

Peygamber Efendimizi sevmek farzdır. Yani Allah’ın Rasulünü sevmeyen bir insan, mümin olamaz. Sadece inanmayan değil, sevmeyen bir insan mümin olamaz.  Ve peygamber sevgisi bütün sevgilerin üstündedir. Bir insan Allah’tan sonra en çok peygamberi sevecektir. Mümin olan bir kimse, annesinden, babasından, evladından, ailesinden, kendisinden daha çok peygamberi sevecektir.

Çünkü bu hem Kur’an-ı Kerim’in ayetleri bize bunu anlatıyor hem Rasülü Ekrem (SAV)’in birçok hadisleri bizi bu yönde yönlendiriyor, uyarıyor. Çünkü yukarıdan beri size saydığım ayetler peygamberi sevmenin hakikaten farziyetini ortaya koyuyor. Ancak bu sevgiyi işte sıralamaya tabi tutarsak peygamber sevgisi, baba sevgisinin de, evlat sevgisinin de önünde geliyor. Mal mülk sevgisinin top yekün insanların sevgisinin önünde geliyor. Çünkü Rasülü Ekrem böyle buyuruyor. Kişinin kendi nefsini sevmesinin önünde geliyor. Çünkü Allah Rasülü yine Hazreti Ömer’e, beni nefsimden de fazla sevmedikçe gerçek iman etmiş olamazsın diyor. Hz. Ömer gelip, Nefsim hariç, seni her şeyden çok seviyorum, herkesten çok seni daha fazla seviyorum, deyince peygamberimiz.

-          “Beni Ya Ömer, kendi nefsinden dahi daha çok sevmedikçe imanın kemale ermiş olmaz” diyor.

-          O halde seni nefsimden de çok seviyorum, Ya Rasülallah, diyerek

-          Şimdi oldu, cevabını alıyor peygamberimizden.

Allahü Teâlâ’nın sevgisi içinde bu gayet açıktır. Çünkü Kur’an bunu açıkça ifade ediyor. Müminler peygambere saygıyı da mutlaka en ince ayrıntısına kadar göstermek zorundadır. Yani bir insanın ister Rasülü Ekrem’in adının anıldığında salavat getirilmemesi, peygamberin bir sünnetini hafif görmesi, yaptığı bir işi önemsememesi. Bunlar son derece tehlikelidir.

Biraz önce ifade edildi. Sünneti hafife almak, zayıf hadisleri hafife almak, bunlar aslında kardeşlerim, Kur’an’ı hafife almaktır. Neden? Çünkü Kur’an mademki peygambere imanı emrediyor, madem ki peygambere itaatı emrediyor, madem ki peygambere ittibaı uymayı emrediyor. O halde bunları hafife almak, asla söz konusu olamaz, o zaman bunları hafife almak, Allah’ın emrini hafife almak olur ki, Allah korusun  bu da insanı bu iman dairesinin dışına çıkarır.

Yine peygamber efendimizi sevmenin, imanın şubelerinden olduğu kendi ifadesi ile sabittir. Bunun üzerine salatü selam getirmenin sevabı, her sevabın üstündedir. İfade buyuruldu biraz önce. Peygamberi Zişan Efendimizin adı anıldığında mutlaka salatü selam getirmeliyiz. Bunun sevabı bütün sevaplardan üstündür. Sünnetlerini tanzim, onlara uymak, sevgisinin gereğidir.

Şöyle düşünün, annemi seviyorum, babamı seviyorum diyen bir insan annesinin emrini, babasının emrini isteğini yerine getirmezse, bu sevgi, gerçek bir sevgi olabilir mi? Hem peygamberi seviyorum demek hem de O’nun dediklerini yapmamak elbette gerçekçi olamaz. Ehli beytini sevmek, ashabını sevmek, Rasülü Ekremi sevmenin gereklerinden biridir. Onun için biz peygamber efendimizin bütün eşlerini hiçbir ayırım gözetmeden severiz. Damatlarını severiz, torunlarını severiz, onun sülalesinden gelenleri severiz.

Milletimizde bu sevgi hakikaten zirvededir. Birçok Müslüman millet vardır ama yani bizim milletimiz kadar Hz. Peygamber’e na’tlar yazmış, sevgi şiirleri yazmış millet bulmak gerçekten çok zordur. Ve bu topluluklar da başka milletler arasında o kadar coşkulu olmuyor. Onun için Türk milleti Allaha hamdü senalar ediyoruz ki milletimiz, gerçekten Allah’ın ve peygamberin sevgisine layık olmuş, kendisi de Allah’ı da peygamberi de seven bir millet olma özeliği taşıyor ancak buradaki noksanlık onun bugünkü halinin ne yazık ki bir belirtisidir sonucudur.

İnşallah yetişen nesiller, güzel Müslümanlar oldukça hakikaten yine milletimizin âlemin örneği bir millet olmak için hiçbir sebep yoktur. Kendimizi asla küçük görmeyelim. Dünyayı gezip gördüğümüz zaman bizim nezaketimiz, bizim nezahetimiz, bizim ahlakımız fevkalade güzel örneklerimiz, bizim için onur verici, gurur verici bir şeydir. Ama ne yazık ki, kötülükler içimizde çoğalınca, bu güzel özelliklerimizi kaybediyoruz.

Onun için ısrarla söylediğim şudur. Söylemek istediğimiz şudur burada sevgiden bahsederken… Çocuklarımıza Allah sevgisi peygamber sevgisi öğretelim. Ailemiz içinde Kur’an sünnet bilgisini yayalım. Çocuklarımızı kesinlikle güzel arkadaşlarla buluşturalım. Aileler olarak, güzel insanlarla dost olalım, başkalarını da bu iyiliğe teşvik edelim. Yani kötünün kötülüğünü hoş görmeyelim. İnsanları kötülük yaptığı için, günah işlediği için terk etmeyelim ama yaptığı günahı hoş görmeyelim. Kötülüğünü hoş görmeyelim. Çünkü bunlar, İslami açıdan son derece mahzurludur. Onların günahlarını önlemeye, kötülüklerini ortadan kaldırmaya çalışalım.

Peygamberi Zişan Efendimizin hayat kıldığı Medine’yi, Mescidi Nebi’yi ve buradaki şiarları yani ona ait yerleri, yurtları, onu hatırlatan mekânları sevmek de onun sevgisinin bir alametidir. Onun için gönlümüz hep Mekke’de Medine’dedir. Niye? Çünkü Allah’ın evini sevmek, Allah’ı sevmenin bir alametidir. Peygamberi ziyaret etmek onu sanki sağlığında ziyaret etmek gibi bir fazilettir, bunu kendisi ifade buyuruyor.

Allah’ın Rasülü’nün sevdiğini sevmek, sevmediğini sevmemek, kızdığına kızmak, buğz ettiğine buğz etmek, bunlar da peygamber sevgisinin gerekleridir. Onun için kâfirleri sevmek, münafıkları sevmek, müşrikleri sevmek dinimizde fevkalade tehlikeli addedilmiştir. Bunlar sevilmez. Beşeri münasebet kurmak ayrıdır bakınız sevmek ayrıdır.

Çünkü soruyorlar zaman zaman: Muamele yapıyorum, bu kafir dürüst hareket ediyor, doğru hareket ediyor ama bu doğru hareket ediş tarzı hareket olarak sevimli bir şeydir ama bu onun dinini sevmeyi, onun kendi vasfını sevmeyi gerektirmez. Onu ayırmamız icab eder. Peygamber (SAV) Efendimizi hep hatırlamak her zaman anmak onun hakikaten bir konuda nasıl davrandığını düşünmek, bunlar da son derece önemli hususlardır.

Bunları nasıl hallederiz, ben akşam da konuştuğumuz bir ilçemizde ifade etmeye çalıştım. Bir defa şunu sizden istirham ediyorum. Mutlaka gelecek senenin kutlu doğumuna kadar Allah Rasülü’nün hayatını güzelce anlatan bir kitap okuyun veyahut peygamber efendimizin hayatını anlatan bir kitabı aileniz için de okuyun, dostlarla okuyun.

Kur’an-ı Kerim’in mealini, tefsirini, peygamberin hadislerini sünnetini mutlaka okuyun. Okuyalım, çünkü bunlarla biz bilgi sahibi olabiliriz. Bilgi sahibi olmayan ne yapacak? Kendimiz de bir şey yapamayız ve başkasına da tebliğ ulaştıramayız. Çünkü bildiğimizi başkalarına da ulaştırmak gibi bir sorumluluğumuz var. Netice olarak şunları da ifade etmek istiyorum. Çok vaktinizi almayacağım.

Peygamber efendimizi sevmenin neticesinde biz, imanın zevkini tadarız ve gerçek bir mümin oluruz. Allah’ın sevgisini hatırlarız. Allah da bizi sever, ahirette de peygamberimizle inşallah beraber olma imkânını elde ederiz. Peygamberin görmek istediği ümmetin arasına girmiş oluruz. Dünyada da ahirette de saadete ulaşırız, mutlu bir hayat yaşarız.

Düzenli bir aile hayatımız olur. Düzenli bir insan oluruz. Çocuklarımızla, eşlerimizle, dostlarımızla güzel bir hayatın tadını çıkarırız. Mümin vasfını, iman sıfatını kazanırız. Günah ve kusur işlese bile onun sevgisi sayesinde, iman dairesinde kalma imkânı buluruz. Arşın gölgesinde haşr olunacak müminler sınıfına dâhil oluruz. Ve cennete girmeye hak kazanırız. Bu ne kadar büyük şereftir, cennete Allah’ın Rasülü ile arkadaş olmak. Bütün bunlar peygamberin sevgisi sayesinde elde edilebilir. Ama ifade etmeye çalıştığım gibi O’nu sadece seviyorum , Peygamberimi severim demekle bu iş olmuyor..

Nasıl Allah’ı seviyorum demek, Allah’ın haklarını yerine getirmekle olursa, peygamberi seviyorum demek de peygamberin haklarını, Peygambere karşı görevlerimizi yerine getirmekle mümkündür.

İnşallah bu Kutlu Doğum Haftaları, okuduğumuz kitaplar, dinlediğimiz konuşmalar, sohbetler güzelliklere vesile olur. Peygamberi daha iyi tanımaya vesile olur. Daha iyi anlamaya vesile olur, sevmeye vesile olur. Neticede güzel müminler topluluğu olmamıza vesile olur ve bu sayede hem millet olarak hem fertler olarak kurtuluşa ereriz. Cenabı Hak hepimizin yar ve yardımcısı olsun.

Allah hepinizden razı olsun.

Sağ olun var olun. (Alkışlar..)

 (Bu konferans metni, Bolu Müftülüğü tarafından bant çözümü yapılmak üzere bana gönderilmiştir. Bu güzel konuşmanın vaazsitesi.com da yayınlanmasının faydalı olacağı kanaatiyle 19 Mayıs 2008 tarihinde yayına verilmiştir. Vehbi Akşit (Bu konuşma tarafımdan dinlenmiş ve bant çözümü tarafımdan yapılmıştır)
Kutlu Doğum Haftası ile ilgili sitemize de eklenmiştir.



Necmettin Nursaçan Konferansı

Necmettin NURSAÇAN

Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı

 

Bismillahirrahmanirrahim,

Elhümdüllahi rabbil alemin. Vessalatü vesselamü ala rasülina muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ecmain

Muhterem İl ve İlçe Müftülerimiz, Değerli Belediye Başkanlarımız ve Aziz Davetliler,

Seyrani der ki;

Hak yoluna gidenlerin

Asa olam ellerine

Eğer bir vasfın edenlerin

Kurban olam dillerine

 

Sevgili peygamberimiz “men la yeşkürünnase la yeşkurullah”.  “İnsanlara teşekkür etmeyen Allah’a da şükretmiş olmaz.” buyuruyor.

Ben değerli müftümüze, yardımcısı personele, uzaktan yakından teşrif eden sizlere, teşekkür ederek söze başlamak istiyorum.

Niçin teşekkür? diyeceksiniz. Sevgili Peygamberimiz bakın, veda haccında 124 bin insana pırlanta mesajlar veriyor. Arada “E lâ hel bellağtü” 

-          Ne dersiniz ashabım. Görevimi yaptım mı? Allah’tan aldığımı kullarına duyurdum mu? Rabbım beni sizden soracak ne dersiniz görevimi yaptım mı, yaptım mı?

-           Yaptın Ya Rasulallah, yaptın. Allah’tan aldığını bize duyurdun.

-          Allah’ım! Şahit ol yarab! Şahit ol yarab! Kulların görevimi yaptığımı söylüyor, diyor.

Sevgili peygamberimiz sahabeden birine buyuruyor ki; Bakın koyun kuzu otlatmayı seviyorsun. Namaz vakti gelince ezan okumayı ihmal etme, sesini duyan canlı cansız varlıklar Allah mahkemesinde şahitlik edecek, buyuruyor.

Aziz davetliler,

Medine’yi ziyaret edenler hatırlayacaklar… Hazreti Hamza efendimizin şehitlerini başı, hazreti Hamza efendimizin kabrinin yanında Mus’ab bin Umeyr vardır. Onunla birlikte Abdullah ibni Cahş hazretleri vardır. Peygamberimize de akraba. Uhut savaşı devam ederken bakın. Ama peygamberimize akraba Sad ebi Vakkas var. Onun bir özelliği var. Duası makbul bir sahabi. Abdullah b. Cahş ona ne diyor. Gel şurada ben dua edeyim, sen amin de. Sen dua et, ben amin edeyim.

-          Ya Rabbi” Senin yolunda bu müşriklerle mücadele edeyim ama sonunda razı olup selamet döneyim. Abdullah buna:

-          Amin diyor. Sıra Abdullah’a geliyor o da şöyle dua ediyor.

-          Senin yolunda bu müşriklerle mücadele edeyim. Ama sonunda gazi değil, şehit olayım. Hatta yarabbi şehit olmakla da kalmayayım. Düşmanlar dudaklarımı, kulaklarımı, yüzümü kessin. Ben senin huzuruna vardığımda sen sorarsın bana.

-          Abdullah! Dudakların nerede?   Kulakların nerede? Yüzün nerede? diye sorarsın. Ben diyeyim ki,

-          Ya rabbi sana layık yüz yoktu bende. Utandım getiremedim. Habibinin de bulunduğu bir savaşta tozlar topraklar arasına bıraktım da geldim diyeyim.

Ya bu Nasıl dua? Buna amin diyeyim mi? Madem gönül muradı. Öyleyse muradına ersin. Duası makbul sahabi Sad b. Vakkas:

-          Amin diyor. Nitekim. Ve Abdulllah b. Cahş hazretleri şehit oluyor. Şehit naşını teşhiste bile güçlük çekiliyor. Duydukları, taşıdıkları sorumluluğu görüyor musunuz?

Aziz davetliler,

Amel defterimizin muhteşem bir tablosunu meydana getirdiniz. Bizim milletin mayasında, hayır istidadı vardır. Köylerden dolmuşlarla, çeşitli vasıtalarla, uzaktan yakından şu muhteşem tabloyu gelerek meydana getirdiniz, o yüzden teşekkür ediyorum. Cenabı Hak hepinizden razı olsun. Efendimizin beyanına göre burayı cennet bahçesi ettiniz.

“Cennet bahçesine uğrayınca çok faydalanın”

-          Ey Allah’ın Rasülü! Nere cennet bahçesidir?

-          İlim meclisi, cennet bahçesidir. Peygamberimizin dilinde bura bir cennet bahçesi olmuş. Bu muhteşem tablonuz bana şu hadisi şerifi de hatırlatıyor.

“Allahın yeryüzünde gezici melekleri vardır. Böyle bir topluluğu bulunca Allah’ın da malumu olduğu halde:

-          Ya rabbi filan yerde kullarını gördük seni anıyorlar.

-          Derdi ne o kullarımın?

-          Cennetini istiyorlar ya rabbi.

-          Görmüşler mi?

-          Görmemişler ama görmüş gibi inanıyorlar.

-          Ya görseydiler?

-          Görseler daha fazla gayret ederlerdi.

-          Kaygıları var mı?

-          Cehennemi kaygı ediyorlar.

-          Görmüşler mi cehennemi?

-          Görmemişler ama görmüş gibi inanıyorlar.

-          Ya görseydiler, görseler daha fazla sakınırlardı.

-          Meleklerim orada bulunanları bağışladığımı sizi bağışladım sizi şahit tutuyorum. Bazı melekler diyor ki:

-          Yarabbi içlerinde biri var o buna layık değil o bunun dışında kalsın ya rabbi.

-          Ama meleklerim! Benim rahmetim onu da içine alacak kadar geniştir, onu da bağışladığıma sizi şahit tutuyorum.

Aziz davetliler,

Allah’ın lütfuna keremine bakın. Hazreti Musa bir gün:

-          Ya rab deyince,

-          Buyur ya Musa!

-          Ya rabbi! Ben utandım. Ben kimim ki “Ya Rab” deyince sen bana buyur, dedin.

-          Ya Musa! Birisi Ya Rab deyince ona buyur dememekten utanırım ben.

-          Ya rabbi herhalde itaatkâr kullarına dersin, günahkâr kullara da buyur diyeceksin değil ya.

-          Ya Musa! İtaatkâr kullara buyur derim, günahkar kullara buyur demezsem o zaman benim cömertliğin nerede kalır?

Allah’ın lütfuna bakın, keremine bakın. İşte şu tablonuz, bu amel defterimizin güzel bir sayfasını meydana getirdi de,  o yüzden ben teşekkür etme lüzumunu hissettim.

-          Diyeceksiniz ki sen daha konuya girmedin, konuya girişin bu kadar sürüyorsa vay bizim başımıza. Yok sizi rahatsız etmeyeceğim. Madem Allah Rasulünun dilinde cennet bahçesi.

-          İnsan, cennet bahçesinden rahatsız olur mu? Kur’an ayetlerinin okunduğu yere, sekinet iner, iman gücü iner, melekler etrafını kuşatır. Mukarrebun melekler topluluğunda rahmetle anılırlar. O yüzden böyle bir meclisten giderken sanırım ki, bal yemiş, baklava yemiş gibi, kelebek kanadına dönmüş gibi, her halde streslerden kurtulmuş,  hafiflemiş olarak gideceğinizi ümit ediyorum.

Aziz davetliler,

Değerli müftümüzün ifade ettiği gibi, aranızda Kâbe’den, Ravza’dan yeni gelen insanlar vardır. Ben de onlar arasındayım. Öyleyse hep söz oraya geliyor.

Dr. İkbal diyor ki, Kâbe’den gelenleri ziyarete gittim. Ne getirmişler? Hurma getirmişler, zemzem getirmişler, iyi etmişler. Amma hurma zemzem değil de, Allah Rasulü’nün imanını,  Hz. Ebubekir’in ferasetini, Hz. Ömer’in adaletini, Hz. Ali’nin şecaatini, Hz. Osman’ın nezaketini, edebini getirseler daha iyi ederlerdi, dediği gibi,   Acaba biz ne getirdik ola?

 Değerli davetliler,

Peki, Kâbe ile bizim ne ilgimiz var? Olmaz olur mu? Her gün var. Değil dirimizin, ölümüzün ilgisi var.  Hatırlıyor musunuz? Cenazemizi kabre koyunca şöyle sağ tarafa meyillendiriyoruz.  Nedir onun anlamı? Kalbi Kâbe’ye yönelik olsun, kâbeyle irtibat kursun.

Mümin Allah sevgisi ile dolu insandır. “Vellezine amenü eşeddü hubben lillah.” “Müminler en çok Allah ı severler. Allah sevgisinde doyuma ulaşmak için pâk alnını secdelere koyar. Namaz kılar.  Allah sevgisinde doyuma ulaşamaz,  zekât verir, hayır yapar.

İnsanın tabiatı toprakta. Toprağın karakteri sıkı olmak. İnsan kuruşundan ayrılmak istemez. Rabbim emretti diye. “Nefsini cimrilikten kurtaran kişi kurtuluşa ermiştir. Ama Allah sevgisinde niye doyuma ulaşamıyor? Allah sevgisinde doyuma ulaşma yeri Kâbe’dir.

Bir mübarek sefer olsa da gitsem

Kâbe yollarında kumlara batsam

Ne tahassüs ile yaşattın o mukaddes emeli

Kâbe’nin âşıkısın kendini bildin bileli

Hak nasib etse de varsam güzel kâbe sana

 

İnsan Allahtan niçin ömür ister? Allahın ayetlerini iki, zatınız için. Kâbesini isteyin. Niçin insan Allahtan ömür ister?

Bir gün sevgili peygamberimiz, kâbeyi seyrediyor.

Kâbe, ne güzelsin. Ne güzel kokuyorsun. Kâbe, ne çok saygıya layıksın amma Kâbe, bir mümin senden daha çok saygıya layık. Allahın Rasülü kâbeyi seyrediyor. Kâbe ile mümini birbirine benzetiyor. Kâbe, Hz. İbrahim’in yapısı. Gönül, Allah yapısı. Demek, kâbede bunu getirdik.  İnsana saygı.

Değerli müftümüz açılışta vurguladı. Ailede şiddet, sokakta şiddet, bu bize yakışıyor mu? Kur’an’da en fazla geçen ayet 114 defa geçiyor.

Bismillahirahmanirrahim. Esirgen, bağışlayan, Allahın adıyla. Allah rahmandır, inana inanmayana hayat verir, rızık verir, imkân verir. Dünyada iken mümin olanlara, ahirette merhameti var. Rahimdir, Peygamberimizi Cenab-ı Hak tarif ederken “vemâ erselnâke illâ rahmeten lil âlemin” “Ey peygamber seni bütün alemlere, rahmetimin, merhametimin ifadesi olarak gönderdim.

Ahmet Yesevî hazretlerine bakın. Orta Asya’yı Anadolu’yu aydınlatan. Peygamberimizi anlatırken diyor ki:

Çıplaklığa açılığa kanaatli Muhammed

Gece yatıp uyumaz tilavetli Muhammed

Garip ile yetime sahavetli Muhammed

Yoldan çıkan azgına hidayetli Muhammed

 Âsi, câni ümmete şefaatli Muhammed

 

En kötüye en fazla iyiliği dokunuyor. Evet, insan kainatın gözbebeğidir.

Hoşça bak zâtına ki zübde-i âlemsin sen .

Mürdüme-i dide-i ekvâm olan âdemsin sen.

Kâbe’nin gözbebeğisin. Gaye varlıksın sen.

Yani demek gaye varlık. Yer, gök, ay, güneş, deniz. Bitki, hayvan, hepsi hepsi insanoğluna hizmet ediyor. Şu zehirli böcek arı, çiçek çiçek dolaşıyor. Kur’an’ın şifa vardır buyurduğu balı yapıyor. Şu ineğe bakın. İnek yemyeşil ot yiyor. Kur’an’da geçiyor. Hışve ile kan arasından size faydalı gıda veriyoruz, hışve kokusu yok, kan rengi yok, bembeyaz, faydalı bir gıda.

Demek, o da bize seferber, cihan seferber.

Bakın o yediğimiz ekmeğe bakın. İlk lokma, ekmek buğday olup, toprağa ekiliyor, filiz oluyor, başak oluyor, biçiliyor, dövülüyor, savruluyor, yoğruluyor, pişiriliyor, taşınıyor, soframıza geliyor.

Ama Ya Rabbi! Onun böyle olması lazım, toprak lazım, su lazım, hava lazım, güneş lazım, yer lazım, gök lazım, cihan lazım… Bir lokma ekmek için. Niye?

İnsanoğlu çünkü Hakk’a kulluğu, halka hizmet için yaratılan, yeryüzünde Allah vekili olan insan. İnsanoğlunun o yüzden fizik bünyesinin kıymeti var.

“Bir kişiyi öldüren bütün insanları öldürmüş gibidir.” Ayet-i kerime,  bir kişinin öldürülmesinde yerde yaşayanlarla gökte yaşayanların payı bulunsa, payı bulunanları Allah cehennemde yüzüstü sürüm sürüm  sürükler.

Bir gün cezaevinde konuşuyorum. İslam’da insanın yeri değeri nedir? Bu konuyu işliyorum.   Mahkûmlardan biri ileri atıldı:

-          Hocam, iki adamın katili, aklına gelen her kötülüğün failiyim. Eğer senin şu anlattıklarını bilseydim, bu suçların faali olmazdım ve burada da bulunmazdım, dedi.

Doğrudur. Yani demek ki Kâbe’den bunu getirmeye ne kadar ihtiyacımız var. Müslümanın dirisi saygıya layık, hastası saygıya layık. Hastayı ziyarete giden kişi, cennet bahçesine girmiş gibidir.

Bolu’nun bahçesine giren ne yapar? Eline bir sepet alır, sebze toplar, meyve toplar. Cennet bahçesine giren kişi sevap toplar, rıza toplar.

Bir hastaya vardın ise

Bir içim su verdin ise

Yarın da karşı gele

Hak şarâbın içmiş gibi.

Ölüsü de saygıya layık.

Bakın efendimiz ne buyuruyor:

“Cenaze namazını kılana bir dağ, kabre kadar götürene iki dağ sevap verilir.”

Peki, namazını kılana bunlar veriliyor, ya cenazeye? O onların ricası hürmetine Allah müteveffayı da bağışlar. Cenaze namazını kılarken üçüncü tekbirden sonra ne diyoruz?  ”Allahümmağfir li hayyine ve meyyitina ve sağırina ve kebirina ve zekerina ve ünsana.” “Yarabbi! Ölümüzü dirimizi, kadınımızı erkeğimizi, küçüğümüzü büyüğümüzü, burada olanımızı olmayanımızı bağışla  Ya Rab”  bu namazını kıldığımız adam iyi bir adam idiyse arttır bunun mükafatını,  günahkar  biri idiyse bağışla Ya Rabbi bunu.

Şu duamızın güzelliğine bakın, ölüden diri, diriden ölü faydalanıyor. Ya diriden, diri faydalanmalı değil mi? Bir Müslüman diğerine yardım ettiği müddetçe Allah’ın yardımı da onun üzerine olur. Kullarımdan zayıf birine siz iyilik ederseniz onun da teşekkür edecek dili bulunmazsa, onun yerine size ben teşekkür ederim.

“Aç kulumu doyuranı, cennet meyveleri ile Allah doyurur. Susuzu sulayana, ağzı mühürlü özel cennet meşrubatı ile Mevla sular. Ve çıplak birini giydireni de Cenab-ı Hak cennet giysileri ile donatır” buyuruyor sevgili peygamberimiz.

Bunun için ne lazım?

Bunun için ziyaretleşme, “benim için birbirini seven, birbirini ziyaret edenlere, benim sevgim hak oldu. Ben de onları severim.” Yarım elma gönül alma. Komşu kadın, komşu kadına koyun paçası da olsa ikram etmekten geri durmasın. Bu da ele varır, bu da hediye edilir mi? demesin. Hediyeleşin birbirinizi seversiniz. Zaman zaman ziyaret edin. Sevginiz artar. Sonra Allah’a yemin ederim ki iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız. Birbirinizi sevmenin yolunu göstereyim mi? Selamı yayınız.

Büyük şeyler değil demek ki ha. Selâm lazım, tebessüm lazım, ziyaretleşmek lazım, acısını tatlısını paylaşmak lazım. İşte o zaman dünyayı cennet etmiş oluruz. Kâbe’den demek, bunu getirdik öyle mi? 

Başka şunu da getirdik. İbrahim peygamber oğlu İsmail ile birlikte kâbeyi yapıyorlar. Kur’an anlatyor:

“Yarabbi bunu bizden kabul et. Rabbımız bizi ve evladımızı Müslüman eyle diyor.” Yani demek dua hem kâbeyi yapıyor hem de dua ediyor.

Aziz davetliler,

Müminlerin güç kaynağı duadır. “De ki ey peygamberim! Duanız olmayaydı rabbim sizi nideydi?

Sevgili peygamberimiz bakın sabah olunca: Sabaha erdik , mülk Allah’ındır hamd O’nadır.

Gün ortasında, Ya Rabbi seni zikretmeye, seni şükretmeye, sana en güzel şekilde kulluk etmeye dair bana yardım et, diyor.

Sofraya oturunca yemekten sonra, “elhamdülillezi etamene ve sakana” Bizi doyuran, bizi sulayan Rabbim, Sana hamdolsun…

Tuvalet çıkışında, “bana sıkıntı vereni benden gideren ve bana afiyet Rabbim, sana hamdolsun. “

Yatağa girince sağ yanağı sağ elinde. Yarabbi kullarını haşrettiğin gün, beni azabından koru. Her hali dua,

Süleyman peygambere bakın.  Orduların komutanı, hazinelerin sahibi. Maddede hükümdar, manada peygamber…

Evet ne diyor bu peygamber, hem de üç şey istiyor: “Yarab bana, anama, babama bu kadar nimet verdin. Bu nimetlere şunu ilave et diyecek yüzüm yok. Amma bu nimetler münasebetiyle sana şükredecek bir anlayış ver bana.”

Aman yarabbi. Ne büyük gerçek! Yarab ne diyor hele ne diyor.  Tekrar edelim. Bana, anama ve babama bu kadar nimetler verdin. Bu nimetler dolayısıyla sana şükredecek bir anlayış ver.

İki, senin razı olacağın işleri yaptır bana.

Üç, Ya Rab ilim verdin, iktidar verdin diye insanlara tepeden baktırma. Salih kullarla yaşat, onlarla birlikte haşret.

Yusuf aleyhissalama bakın. Hapishanelerden çıkmış. İftiralardan beraat etmiş. Köle iken sultan olmuş. Devlet ve dünya bütün şaşaası ile ona yönelmiş o da Allah’a yöneliyor. Ne diyor? Ya Rab bana ilim verdin, iktidar verdin. Yerleri ve gökleri yaratan rabbim! Benim dünyada da ahirette de yârim, yardımcım sensin Allah’ım.

Şimdi ne diyecek üst üste iki nokta:

“Teveffenî müslimen ve elhiknî bissâlihîn” Yarab beni Müslüman olarak öldür, beni salih kullarınla beraber haşr eyle.

Aman yarabbi. Müslüman olarak ölmemek ihtimali var mı? Elbette var. İpler Allah’ın elinde. Niye bir günde kırk rekât namaz kılıyoruz da, “ihdinassırâtal müstakim” 40 defa böyle diyoruz? Yarab sana giden yoldan ayaklarımızı kaydırma Yarab. “Gayril mağdubi aleyhim veladdâllin.” 40 defa böyle diyoruz. İpler Allah’ın elinde. Hudutsuz bir şekilde Allah’a muhtacız. Sevgili peygamberimizin şu duasına bakın. Kulluk dilekçesidir.

“Allah’ım ben yoktum, Sen var ettin, varlığından haberdar ettin. Allah’ım bana olan nimetlerini itiraf ederim. Bu nimetler karşılığında Sana hakkıyla kulluk edemediğimi de itiraf ederim. Ya Rab! İşlediğim hataların şerrinden Sana sığınırım. Beni Sen bağışla, Senden başka kim bağışlar ki, Ya Rab.

Muhterem davetliler,

Demek, müminlerin güç kaynağı dua.  Yapacağınız dua ile ya bir hayra erersiniz. Ya da bir kötülüğün önüne geçersiniz. Her ikisi de söz konusu olmazsa amel defterinize Allah’ı zikir sevabı.

Albay Celal Doğan. Bakın Kore hatırası… Bayram geliyor. Asker istiyor ki, Kore’de bayram namazını kılalım. Bayram namazı da vakit namazları gibi tek tek kılınmaz, ferdan ferda kılınmaz. İlla cemaatle kılınır. Fakat cemaatle namaz kılınacak kapalı bir mekân yok,.. Açık havada kılacağız ama biz namaza durunca bir saldırıya maruz kalırız da milletin evladının başına bir iş gelirse diye endişe ediyorum. Ben de istiyorum ki, bayram namazını kıldırayım. Asker de can atıyor. Kurbeten de Bayram namazını kılalım. Allah’a sığındık. Bayram namazını kıldık. Namaz bitinceye kadar üzerimizi bir sis tabakası kapladı ve namaz bitti sis tabakası açıldı diye hatırasını böyle anlatıyor.

Bir ara Alanya’ya gitmiştim de bakın, orada bir arkadaşım bana şunu anlattı. Diyor ki; Alanya’dan şöyle birkaç arkadaş, Alanya’nın orman köylerinden biri davet etmiş. Buraya gelin de bir ceylan avı yapalım. Vardık geceleyin dolaştık ormanlarda. Ne tavşan ne ceylan bir şey avlayamadık. Vakit geçti arkadaş biz gidelim artık. Ama o biraz utanır gibi oldu. Ben davet ettim hem de bir şey avlayamadık. Gelin boş gitmeyin ya. Ben şurdan bir keçi satın alayım. Onu da keseyim. Butlarını çantanıza koyun götürün evinize. Ya bu gecenin altında keçiyi nereden bulacaksın arkadaş. Bu köyde her evde keçi olur. Ya siz biraz bekleyin. Ben kimseyi rahatsız etmem. Öyle ışığı yanan bir evin ziline basarım. Ha şu evin ışığı yanıyor. Ziline basıyorum. Çıkıyor adam.

-          Arkadaş keçin var mı?

-          Var.

-          Satar mısın?

-          Satarım.

-          Kaça?

-          Şu paraya.

-          Peki, al parayı, ver keçiyi. Köylüyü bir hıçkırık tutuyor.

-          Ya arkadaş fiyat istedin biz verdik. İstemiyorsan al keçini ya. Bu ağlamanın alemi ne ya? Gözyaşı bize çok tesir etti. Niye ağlıyorsun arkadaş ya? Diyor ki:

-          Bu önümüzdeki sabah benim oğlum askere gidecek. Oğlanın cebine koyacak harçlık bulamadım. Borç aradım bulamadım. Bu keçiyi dün pazara çıkardım. Elimi arkama tuttum bir fiyat veren olmadı. Bu saatte ışığımın yanmasının sebebi bu. Uyuyamıyordum. Allahım! Şu oğlanın yanında beni mahçup etme. Bana bir çare diyordum. Gecenin altında Allah sizi getirdi.  O yüzden hıçkırıklarıma mani olamıyorum, diyordu.

Aziz davetliler,

Kâbe’den demek dua ama sadece dilimizle değil fiilen de dua. Hem dilimizle hem de fiil,  davranışımızla dua. Mesela kuranın öğrettiği bir dua. “Ya Rab! Bizi ve bizden önce imanla ebediyete göç edenleri bağışla Rabbımız. Müminlere karşı gönlümüzde kin bırakma. Sen esirgeyen bağışlayan mevlasın.

Allah’ın öğrettiği duayı evlenirken okuruz. “Ya Rab bize göz nuru, gönül sürûru eş ver, evlat ver. Seni sevenlere örnek eyle bizi. Ya Rab biz örnek aile olalım.” Dilimle böyle diyorum. Amma fiilimle de bu istikamette olmam gerekiyor.

Aziz davetliler,

İbrahim peygamber kâbeyi yaparken demek dua ediyor. Duasında neler söylüyor:

“Ya Rab beni ve evladımı Müslüman eyle”, diyor. Daha ne diyor: “Ya Rabbi tevbemizi kabul eyle.” Ya bu nasıl iş ya. Yakar bu gerçek ya. İbrahim peygamber gibi bir insan. Kim İbrahim peygamber? Allah yolunda ateşlere atılmış, evladını kurbana yatırmış, misafirsiz yemek yememiş, “Âlemlerin rabbi olan Allah’a teslim oldum ben” demiş olan bir peygamber, “Ya rabbi tevbemizi kabul eyle” diyor.

Ey halk içinde ulu

Olmuş nefsinin kulu

İşi  ey yaman huylu

Tevbeye gel tevbeye

 

Ulu kıyamet kopa

Düz ola dere tepe

Niceler yoldan sapa

Tevbeye gel tevbeye

 

Sakalına baka bak

Kara iken oldu ak

Dünya sana kurdu fak

Tevbeye gel tevbeye

 

Uça gide can dahi

Kuru kala ten dahi

Yunus Emre sen dahi

Tevbeye gel tevbeye.

Aziz davetliler,

Gelin sizi şimdi, değerli vaiziniz Ergün bey var da. Oraların resimlerini çektiğini söylerdi. Gelin şimdi sizinle şöyle gönül kameralarını, Kur’an’ın büyük surelerinden biri Tevbe suresi. Ne anlatılıyor orada. Tebük çölüne şöyle sizi hayalen götüreyim.

Yaz gününün en sıcak zamanı, kuraklık var, kıtlık var. Bir haber geldi. Bizanslılar büyük bir orduyla Müslümanların üzerine yürüyormış diye. Onun üzerine peygamberimiz ashabı seferberliğe hazırlıyor. Günlerce hazırlık yapılıyor. Hz. Ebubekir malının tamamını getiriyor.

-          Evine ne koydun Ebubekir? Allah ve Rasülünü koyduk.

Hz. Ömer malının yarısını, Hz. Osman, 90 deveyi yükleriyle birlikte ve hatırı sayılır büyük bir parayı da efendimizin kucağına bırakınca:

-          “Allah seni affeder Osman, Allah seni affeder Osman”.

Kadınların arasına giriyor Efendimiz. Hz. Bilal’in önüne bir önlük takıyor. Kadınlar bilezikler, küpeler ... Hele kadının biri küpeyi öyle bir çekiyor ki, kanıyor kulağı kanlı bir küpeyi veriyor. Allah rasülü hazırlığa bakın…

Ebu Ukeyle Ensari, sabaha kadar su taşıyor. İki ölçek hurma kazanıyor. Birini evine, birini buraya veriyor. Yedi kişi var ki onlar geliyor.

-          Ya Rasülallah bizi de götür.

-          Hayır sizi götürmem.

-          Neden götürmezsin?

-          Sizin binecek binitiniz yok. Gidilecek yer çok uzak yer. O yüzden götürmem. Onlar da çıkmış caminin önünde ağlaşıyorlar. Öteki varlıklı Müslümanlar kardeşim:

-          Niye ağlıyorsun?

-          Peygamber aleyhisselam beni savaşa götürmüyor.

-          Niye götürmüyor?

-          Binitin yok diye…

-          Ağlama binitini ben veririm.

Kur’an anlatıyor mu bunu? Tabi ya Kur’an anlatıyor… Allah Allah… İşte Mevlana ne diyor?  “O yedi kişinin gözyaşı Cibril’in eline geçseydi, alır da kanadına süs diye takardı”, diyor.

Sefere çıkıldı. Birinci konaklama mevkiinde, bu arada bakın Ulbe b. Zeyd adında bir sahabi çıkılmazdan önce o da şöyle dua ediyor gece…

-          “Yarabbi yoluna hizmete teşvik ettik ama bir şeyim yok. Neyim varsa yoluna feda.

Cenab-ı Hak peygamberini haberdar ediyor. Peygamberimiz de ashaba söylüyor:

-          İçinizde bir arkadaşınız var ki, bu gece kendini Allah’a adadı. O sözü dolayısıyla kabul olmuş bir zekât sevabı kazandı.

Ayrıldılar, birinci konaklama mevkiinde sahabeden birisi Ebu Hayseme, evin önünde, ağacın altında hanımı yemek hazırlamış, su var, yemek, filan… Şöyle düşünüyor.

-          Kaim nefsim! Peygamber aleyhisselam alev yağıyor, ateş yükseliyor, yakıcı Tebük çölünde insanlık için gitsin, sen de utanmadan, eşinin hazırladığı yemeği ye, soğuk sular iç öyle mi? Haram ederim sana, bir lokma ekmek yedirmem, bir yudum su içirmem. Derhal atına bin de koştur.

Atına binip koşturuyor. Peygamber Efendimiz

-          Şu toz duman içinde gelen şu süvari Hayseme olaydı, buyuruyor.

Biraz daha yaklaşınca:

-           Hayseme Ya Rasülallah, Hayseme:

-          Hayseme az kalsın helak oluyordun. Hayseme az kalsın helak oluyordun. Benim için af dile Ya Rasulallah. Benim için af dile Ya Rasulallah.

Aziz davetliler,

Sefere gidildi. Salimen, ganimen dönüldü. Bazı kişiler huzura vardılar.

-          Ya Rasülallah eşim hastaydı, ondan sefere katılmadım.

Yalan söylüyorsun demez, Allah’ın rasulü, onu rezil etmez. Rabbısıyla kendisi arasında bırakır. Ama üç kişi var ki, biri Ka’b İbni Malik. O ben ne diyeceğim? Niçin sefere gitmedim? Yan yattığım yetmiyor gibi bir de yalan söyleyeceğim öyle mi? Huzura girer.

-          Ya Rasülallah. Hiçbir mazeretim yoktu. Nefsime uydum ve gitmedim. Cezam neyse verin ya rasülallah.

-          Cezanın ne olduğunu bilmiyorum, bekle.

Bunun gibi iki kişi daha. Evet, cezaları neymiş.

“Hiçbir Müslüman bunlara selam vermeyecek, konuşmayacak.”

Aman Ya Rabbi!

Diyor ki bir gün amcamın oğlu bahçede çalışıyor, patladım, selam verdim almadı, yüzüme bakmadı. Mescidi nebeviye geliyorum. Peygamber aleyhisselamın yanını duruyorum.  Acaba selam verirken mübarek gözü, gözümün içine gelir mi? Gelmiyor. Bir gün Pazar yerinde dolaşıyorum. Gassani hükümdarı bir elçi göndermiş.

-          Senin kıymetini bilemedi Müslümanlar, sen bana gelirsen seni vali edeceğim, diyor.

Yani Müslümanlıktan çıkıp Hıristiyan olursan seni vali olarak atayacağım.

-          Yarabbi benim suçum bu kadar mı büyüktü? Yani Müslümanlıktan çıkma teklifi ile bile mi karşılaşacaktım?

Mektubu yırtıp atıyor. Elli gün gece gündüz, Kur’an anlatıyor bunu:

“Dünya genişliğine rağmen dar geldi, sığınılacak yer bulamayıp Allah’a sığındılar. Allah da tevbesini kabul etti.”

Efendimiz müjdeci gönderdi. 50. gün evin damında sabah namazını kılıyordum. Karşı yamaçta:

-          Müjde Kâb,  Müjde gözün aydın. Allah Rasülü seni bekliyor.

Peygamber efendimiz neşeli olunca mübarek yüzü ay gibi dalgalanır. Kâb ibni Malik, mescidi nebeviye geldi.

-          Yarasülallah! Bu müjde sizden mi, Rabbımdan mı?

-          Hem rabbımdan hem de benden diye nazil olan ayeti okudular.

Aziz davetliler, Sevgili gençler,

Sözü şuraya getirmek istiyorum. Bir günah için bin âh etmesi gereken ben amma,  bin günahına bir âh etmeyen ben. Sefere katılmayanlara Kur’an ne dedi? “Buyurun Allah yoluna denilince ne oldu da yerlerinize mıhlandınız. Dünya doyurdu mu sizi, öyle mi? Sizin bir cennet, cemâlullah diye bir arzunuz yok mu? Sizin emeliniz, hayaliniz mezarlık duvarında sona mı erdi?”

Hayatı örtecekse bir mezarcığın küreği

Ne diye taşımalı emel dolu yüreği

Evet, demek Kâbe’den bunu da getiriyoruz. Tevbe öyle mi? Günahta ısrar etmemeliyiz.

Sevgili gençler, değerli kardeşlerimiz ilahi okudular.

Ömür bahçesinin gülü solmadan

Uyan hey gözlerim uyan,

Ecel bir gün bize devran salmadan

Uyan hey gözlerim uyan

 

Derviş yunus söyler sözün tutulmaz

Senin kumaş bu illerde satılmaz

Böyle yatmak ile hakka yetilmez

Uyan hey gözlerim uyan.

Bolu Belediyesi mezarlık defteri üzerinde istersen seninle bir çalışma yapalım. Biz sanıyoruz ki yaşlanan ölür.  Hayır,  yaşlanan değil, eceli gelen ölür. Kim o? Genç te olabilir yaşlı da olabilir. Öyleyse her gün bir kıymettir, her gün bir kıymettir. Kur’an niye büyük suresinde şu hadiseye yer verdi:  Biliyor musun?

Beyazıt camiinde Kır Hüseyin diye birisi hanımlara vaaz yaparmış. Bundan 80 sene öncenin lafını söylüyorum. Arada bir dermiş ki,

-          “Kadıııııııın.. Kır Hüseyin kendini kurtarır, sen başının çaresine bak” dermiş.

Sevgili kardeşim bu sözleri ben söylüyorum. Bunu söylemekle ben kendimi kurtarırım. Kendi başının çaresine bak.

Evet, kâbeden başka neyi getirmişiz?

Diyeceksiniz ki hani ya sen aile konusuna gelecektin? Oraya geleyim artık. Bakın, Hacerül esvede gelirken, haceri esved köşesinden önceki köşenin adı rüknü yemani. Rüknü yemani ile rüknü hacer arasında, Allah’ın öğrettiği şu duayı yaparız. Bu duayı namazdan çıkarken de okuruz. Ne demiş oluyoruz?

Ya Rabbi! Senin huzurundayım. Huzurundan ayrılmazdan önce, senden bir şey daha istiyorum Ya Rabbi. “Rabbenâ âtinâ fiddünya haseneten ve fil âhireti haseneten vakınâ azâbennâr.

Yarabbi bize dünyada iyilik ver, eşimle çocuklarımla, güler yüzlü, tatlı, meşru bir yaşayış yarab. Ebedi hayatta cennetinle, cemalinle beraber eyle. Biz evlenirken ne derler? Bir yastıkta kocayasınız. Bir yastık dediğin kaç sene? 40, 50, 60. Sonra ayrılsınlar mı?

Hayır, yoruldunuz ya. Ben size bir türkü söyleyeyim. Bak bu milletin türküsüne bak.

Gesi bağlarında bir tok gülüm var

Ey Allahtan korkmaz sana, bana ölüm var. Yani, Düşün düşün toprağın altını da düşün.

Mevlana anlatıyor. Akbaba ile doğan havada uçuyorlar. Akbaba doğana diyor ki, “Benim gözlerim o kadar ileriyi görür ki, bak yerde aramızda şu kadar mesafe var?” Ama tarladaki buğday taneciğini görüyorum. Ya o nasıl göz ya? Hadi inelim de göster. İniyorlar. Aç kuş buğday tanesini yakalıyor. Meğer bu da tuzağın içindeymiş. Tuzak da kuşu yakalıyor.

Mevlana diyor ki:

“Çok uzaklardan buğdayı görmek iyi, tuzağı göremeyen gözü nideyim ben.”

 Dünyada mutlu olmak yetmez. Ebedi hayatta bakınız Efendimiz buyuruyor ki:

Cennette dört şey var, cennetten üstün. Nedir onlar?

  1. Meleklerin tebriki: Melekler ne diyecek? Ehl-i cennete diyecek ki: “Selam müminler selam, tebrikler, tebrikler size, hak ettiniz ey müminler. Meleklerin böyle deyişi var ya, müminler cenneti unutuyor.
  2. Rabbimiz buyuracak ki: Ey ehli cennet ebedi yaşayacaksınız. Ölüm yok, hastalık yok, zarar yok, zeval yok, keder yok, ülser yok, kanser yok, iflas yok, nimetin azalması yok, başa kakılması yok. Razı mısınız? Elbette razıyız yarabbi. Yani beşer diliyle tasviri mümkün olmayan güzellikler verdin. Nasıl razı olmayalım. Kullarım bunlardan üstün bir şey var. Onu da vereyim mi size? Bundan üstün bir şeyi doğrusu düşünemiyoruz yarabbi.
  3. Kullarım! Ben birinden razı oldum mu, hesap sormam, azap etmem. Allah’ın hoşnutluğu o ne büyük şey. Razı oldum ey ehli cennet sizden. Cennet içinde cennet. Allah’ın hoşnutluğu. Kullarım bundan da üstün bir şey var. Onu da vereyim mi size? Ne olur yarabbi bundan üstün?
  4. “Bizim katımızda bir armağan vardır. Nice yüzler var Allah’ı görecek, sevinçten pırıl pırıl yanacak, nefis bir koku her tarafı kaplayacak. Hanımına dönünce hanımı diyor ki. Efendi! Hayran oluyorum ya, ya sendeki bu güzellik ne böyle, bu nefis kokular ne? Hanııım. Aynı hali ben de sende görüyorum.”

Aşık oldum ben Allah’ın adına

Doyamadım lezzetine tadına

Bana Allah gerek cihan kâr etmez

Benim gönlüm didar ister, eğlenmez.

Sadece dünyada mutlu olmak değil, işte şu dediğim hedefe ulaşabilmek Mümin suresi 7. Ayeti, bakınız rabbımız buyuruyor ki:

“Arşın etrafında Allah aşkı ile tavaf eden melekler var. Başka ne yapıyor o melekler? Müminler için af diliyor. Ne diyorlar? Yarabbi senin ilmin, senin merhametin her şeyi kuşatmıştır. Günahta ısrar etmeyen, senin yoluna giren ve mutlu, huzurlu, güvenli aile sahibi olanları bağışla yarabbi, diyor. Ya bunu iyi söyle. Demek duamda saygı var, huzur var, güven varsa arşın melekleri benim için dua ediyor, demektir. Bu ne kadar önemli…

Değerli müftümüz, açılış konuşmasında bunlara temas etti.

Muhterem davetliler,

Milletin temeli ailedir. Aile sağlam, millet sağlam... Aile çürük, millet çürük... Almanya’da ziraat doktorası yapan bir vatandaşımız, Türkiye’ye döneceği gün, Alman profesör evinde bir ziyafet veriyor. Bizimkine diyor ki: Sanırım Almanya gözlerini kamaştırdı, diyor. Vallahi öyle oldu. Fabrikalarınız, iş hayatınız, trafik düzeniniz, ormanlarınız cidden gözlerimizi kamaştırdı. Diyor ki Alman profesör. Sen bunları bırak, diyor. Fabrikadır, ormandır, trafiktir sen onları bırak. Sizde bir servet var, sizde bir devlet var, biz onu yitirdik. O aile. Aile biz aileyi yitirdik. Sizde aile kutsal. Dön memleketin kadrü kıymetini bil. Batıda kız arkadaş, erkek arkadaş. Nikah ne imiş. Allah Allah nikah ne imiş diyor. Hayvanlar nesli öyle ama insanlar bunu nasıl der? Derse ne olur? Bakın şu vücudumuzun en küçük canlı parçası hücre. O hücrelerin arasına Allah bir ahenk koymuş. O ahenk bozulursa buna kanser diyor doktorlar. Yuvada baba güneş, ana ay, çocuklar da yıldızlar mesabesindedir.

İbrahim peygamber kâbeyi yaparken ne diyor? “Beni ve evladımı Müslüman eyle, diyor. Yarabbi beni ve evladımı namaz kılanlardan eyle” diyor. Bir meşe ağacı bile kuruyup giderken, yerine kendi gibi bir fidan bırakıyor ve öyle gidiyor.

“Üç kişinin amel defteri kapanmaz. İlmi eser bırakan, hayır dua eden evlat bırakan ve hayır eser bırakan, sadakai cariye bırakan.”

Bunlardan biri de demek ki hayır dua edecek bir evlad. “Hiçbir ana ve baba evladına İslam terbiyesinden daha iyi bir miras bırakmamıştır.”

 Yani mahşer günü bir kısım ana ile babanın başına yaldızlı bir taç konuyor. Yarabbi adaletinden şüphe etmeyiz de, kendimizi buna layık görmezdik niye bunu bize verdin? Evladınıza İslam terbiyesi verdiniz de ondan dolayı. Şayet vermezsek ne oluyor? O evlatlar anayı babayı ele veriyor. Yarabbi biz büyüklerimize uyduk. Onlar bizim yolumuzu saptırdılar. İki kat azab eyle ya rabbi. Sakın rahmet etme. Büyük bir lanete girdik. Hem kendilerini yaktılar, hem bizi yaktılar. Şefaatçi değil de şikâyetçi olabiliyor.

Aziz davetliler,

Yuvada saygı olur, sevgi olursa, o yuvada gül biter, çiçek biter. Öfke olur, nefret olursa diken biter, ayrık biter. O dikenler, o ayrıklar da başa bela olur.

Şu ayete bakın. Ayetten önce şu sözü söyleyeyim. Ya bu Necmettin hoca geldi. Uzaktan yakından bir sürü insan toplandı. Ne söyledi ya bu adam? Hah ne söyledik onu söylüyorum.

Dedi ki, milletin temeli aile, ailenin temeli sevgi, saygı, sabır, sadakat. S ile başlayan 4 kelime. Milletin temeli aile, ailenin temeli sevgi, saygı, sabır, sadakat.

“Şu da benim varlığıma delil ki, kendi cinsinizden eş verdim.” Pascal diyor kadının yanında erkeği yaratılmış olarak görmem, Allah’a inanmam için kâfi sebeptir. Ne diyor Rabbımız. “Şu da benim varlığıma delil ki, kendi cinsinizden huzur bulasınız diye eş verdim.”

Mutluluk nikah bölgesindedir. İngiltere de bir profesör hanım emekli olduğu gün, öğrenci kızlara bir konuşma yapıyor. Çocuklar, unvanlar aldım, şöhretlere erdim amma mutlu olamadım. Sebebi, vaktinde yuva kurmadım. Size tavsiyem o ki, vaktinde yuva kurunuz.

Kur’an diyor ki, “Erkekler! Siz kadınlara örtü. Kadınlar! Siz de erkeklere örtü.” Allah böyle yaratmış demek. Erkek gönlünün kadına, kadın gönlünün erkeğe ihtiyacı vardır. Birbirine yâr olacak, yardımcı olacak ve böylece hem dünyada mutlu, hem de ahirette mutlu olmuş olacaktır.

Yüzyıllar boyu bakın Dede Korkut öğütlerine bakın.

Şakağımda ağarsa babam güzel

Ak sütünü emzirse anam güzel

Helalli güzel, tarafta yapılsa gelin odası güzel

Sevgili kardaş güzel, hiçbirine benzemedi.

Cümle alemleri yaradan Allah güzel.

Biz nelere değer vermişiz bakın.

Evet. Şimdi rakamlar söyledi, Yaşar Yaprak hocamız.

Yıl 1995. Türkiye’de 28 bin çift boşanmış.

Yıl 2005. On yıl geçmiş aradan. Boşanan çift sayısı 95 bin.

Allah Allah. Ya korkunç bir şey. Ailemiz kutsal, ailemiz kutsal filan diyorduk amma, korkarım kendimizi kandırıyoruz. Sancı bize de girmiş.

“De ki ey peygamberim, en büyük ziyana uğrayanlar, kendilerini, eş ve çocuklarını ziyana sokan insanlardır.”

Aziz davetliler,

Peki, ne lazım öyleyse? Bakın sevgili peygamberimize soruluyor:

Ey Allah’ın Rasülü bize dünyada ne tavsiye edersin? Üç şey tavsiye ederim:

“Allah’ı seven bir gönül,  Allah’ı anan bir dil, kişinin mutluluğuna mutluluk katan Saliha bir eş… “

Kime Allah Saliha bir eş verdiyse, dininin yarısını kurtarmıştır. Allah’tan korksun. Geri kalan yarısını da kendi kurtarsın. Saliha  eş nasıl olur Ya Rasülallah? Yüzüne bakarsan seni sevindirir, emredersen itaat eder, kocasının gıyabına malını ve iffetini korur. Ama öbür tarafta erkeğe de diyor ki:

 “Sizin hayırlınız eşine karşı hayırlı olandır. Ben ise içinizde eşine karşı en hayırlı olanınızım.” Ayşecik, pembecik diyor.

Bakın, efendimizle Hazreti Ayşe annemiz evlendiklerinin ilk günleri. Hazreti Ayşe oldukça zayıf, naif. Bir koşu tertipliyorlar. Hz. Ayşe geçiyor. Kısa süre sonra Hz. Ayşe kilolanıyor. Yine bir koşu. Bu sefer de peygamberimiz geçiyor. Evvelki yarışmamızın rovanşıdır bu, buyuruyor. “Kişinin eşinin ağzına lokma koymasında ecir var, sevap var” buyuruyor.

Efendimizin annemize karşı asık yüzlü olduğu, öyle kaba davrandığı hiç vaki değil. Bir dönüyor, Ayşecik diyor, Hümeyra diyor, Pembecik diyor. Koşu tertipliyor, mübarek yüzünden tebessüm hiç eksik olmuyor.

Aziz davetliler,

Sevgili peygamberimizin ilk evlendiği eşi, annemiz Hazreti Hatice. Hz. Hatice bilindiği gibi peygamberimizden yaşı fazladır. İki kocadan dul kalmıştır. Kendisi zengin bir kadındı. Zengin bir adamla evlendi. Adamın ölümü üzerine ikinci koca, o da zengindi. Bak, iki zengin kocadan miras kaldı. Kendi de zaten varlıklıydı. Şimdi büyük bir para var elinde. Bu paranın böyle atıl durması olmaz. Bu parayı kime güvenmeli. Kölesi Meysere diyor ki:

-          Hanımcığım, diyor güvenilecek birisi var. Hz. Muhammed. Gel para bizden emek ondan, ancak onun gibi bir insana emanet edilir bu.

-          Peki, acaba kabul eder mi? Rica ediyorlar.

Efendimiz de kabul ediyor. Hz. Hatice kölesi Meysere’ye ticari sefere gönderirken

 -

- Meysere diyor, senin başka işin yok. Sen bu değerli insana hizmet edeceksin, saygı göstereceksin. Karla kazançla dönüyorlar. Hazreti Hatice soruyor.

- Meysere, hizmet ettin mi? Hanımcığım ben böyle erdemli insan görmedim. Evet, sen beni görevlendirdin ki ben buna hizmet et diye. Vallahi o bana hizmet etti, diyor. Hanımcığım sen evlenme defterini kapattın bir daha evlenmem diyorsun. Gel bu defteri aç. Buna dünür gidelim. Bu kaçırılacak insan değil. Gel buna dünür gidelim.

Şimdi Bolu’nun geleneği ne? Erkek tarafı mı dünür gider? Hanım tarafı mı? Erkek tarafı… Ama orada bakın hazreti Hatice Efendimize dünür oluyor. Peygamberimiz de kabul ediyor. Ne hikmet var ya zenginler sıraya girmiş. Hangimizin kızını istersen verelim denildiği halde iki kocadan dul kalmış yaşı da kendinden fazla yani şöyle Osmanlı bir kadındı. Hâne-i saadette Hz. Hatice gibi birine çok ihtiyaç vardı.

Bakınız Efendimiz cebeli nurdan ilk vahye mazhar oldu, döndü. “Örtün beni, örtün beni” Allah’a muhatap olmak kolay mı? Tir tir titriyor. Ve bir müddet yatak yorgan dinlendikten sonra gördüğü meleği anlatıyor. Hatice buna kim inanır? Bu insanları inancından çevirmek, bu küfürden, şirkten bu imansızlıktan, bu zulümden, bu anarşiden, bu insanları çevirmek kolay iş mi?

-          Bana kim inanır?

-          Sana ben inanırım, diyor.

Ve ümmet ilk kütüğünün ilk sırasına adını çaktırıyor Hz. Hatice annemiz.  İlk iman eden kişi oluyor. Bakınız sevgili peygamberimiz cebel-i nurun zirvesindedir. Hatice annemiz, gidenler bilirler Ergün hocamız çok yakın bilirler. İnanın ben bundan tam 36 sene önce çıktım. Çıkarken de hatta geri dönecektim. Hocamın anası yaşlı bir kadın, çıkmasak da olur dedim de, kadın dedi ki:

-          Benim peygamberim çıkmış da bana ne oluyor dedi, ondan utandım ben de çıktım.

Yani çıkılması zor demek istiyorum. Hatice annemiz iki elinde yemek kabıyla cebeli nura tırmanıyor. Vahiy meleği oraya geliyor, efendimize diyor ki:

- Cenab-ı Hak benimle Hatice’ye selam gönderdi. Sana olan hizmetinden dolayı. Ve sana yemek getirdiği için şeffaf bir cennet sarayı ile de Rabbim müjdeliyor. Onu duyuracaksın Hz. Hatice’ye dediğimde, Hatice annemiz de gelmiş efendimizin yanına oturmuş. Hatice biliyor musun? Şu anda vahiy meleği Cibril bulunuyor yanımda. Allah seni şeffat bir cennetle müjdeliyor. Ve sana selam göndermiş Hatice deyince ağlamaya başlıyor. Allah’ın selamına nasıl karşılık verilecekti? “Allahümme entesselam veminkesselam. “Allahım sen selamsın, selamet verensin. Ne yücesin rabbım” şeklindeki sözle karşılık veriyordu.

Hz. Hatice annemizin ölüm yılına keder yılı dendi. Peygamberimiz, “Ben Hatice sevgisiyle rızıklandırıldım.” buyuruyor. Hatice annemizin vefatından sonra,

Hz. Aişe annemizle evlendiler. Bir gün peygamberimizle Hz. Aişe evde bulunuyorlar. Hz. Aişe’nin gönlünden şunlar geçiyor.

-          Gencim, güzelim, bilgiliyim. Dünyanın en değerli erkeğinin nikâhındayım. Var mı benim gibisi? Derken kapı çalınıyor.  İhtiyar bir kadın, Hz. Hatice’nin arkadaşı. Hz. Hatice var iken, hayatta iken gelip giden kadın.

-          Hatice, Hatice’nin arkadaşı diye Efendimiz onu içeriye alıyor. Ona izzet ikram ediyor, iltifat ediyor, ağırlıyor, uğurluyor. Hz. Aişe’nin de dili çözülüyor.

-          Ya Rasülallah! Yani bu Hatice senin eski eşin, beli bükülmüş, dişi dökülmüş, ölmüş, gitmiş. Hatice’nin arkadaşı geldi diye kaç defa Hatice lafı ettin? Yani Allah sana beni verdi, bu yetmez mi? derken, Efendimiz buyuruyor:

-          Aişe, herkes benim karşımda yer alırken bana iman eden Hatice’ydi. Servetini benim davam uğrunda harcayan Hatice’ydi. Ben haremi şerifte namaz kılarken müşrikler deve işkembesini başıma boşalttıklarında, elleriyle, parmaklarıyla saçımı başımı temizleyen Hatice’ydi. Hatice benim çocuklarımın anacığıdır. Hatice, dünyadan ayrıldı diye onun hatırasına saygı göstermeyecek miyim? Ahde vefa imandandır, buyuruyor.

Efendimizin evinde zaman zaman kurban kesiliyor. Bir budunu fakire gönderiyor.

-          Bu Hatice’nin sevmidir, buyuruyor. Sanki Hz. Hatice hayatta da ve komşu da oturuyor da ona gönderiyormuş gibi fakire gönderiyor. Bu Hatice’nin sevmidir. Ölmüş eşine karşı bile vefası, bağlılığı bu şekildedir. Bizim de buna ihtiyacımız var.  İşte saygı, sevgi olursa yuvada gül biter, çiçek biter. Dedim ya biraz önce, bizim çocuklarımız doğduğunda analarımız uyuturken şöyle derdi:

Hu hu bir Allah

Sen iyilikler ver Allah

Sen iyilikle verirsen

Yavrum büyür inşallah

 

Yattım sağıma, döndüm soluma

Sığındım sübhanıma

Melekler şahidim olsun

Dinime imanıma

 

Yattım Allah kaldır beni

Nur içine daldır beni

Ölürsem iman üzere öldür beni

Kalırsam sabah namazına kaldır beni

 

Kızımı öyle terbiye ettim ki

Ölürse yer beğensin, kalırsa yâr beğensin

 

Erkek evladını vatan hizmetine gönderirken,

 

Git oğlum haydi git, ya gazi ol ya şehit

 

Haydi oğlum seni bugün için doğurdum.

Hamurumu yiğitlik duygusu ile yoğurdum.

 

Milli mücadele yıllarımızda şu aile tablosunu sunayım size.

 

Hasan çavuş’un anası mektup yazıyor.

 

Geçen gece ben bu cengin rüyasını görmüştüm.

 Sevincimden ağlayarak hayır diye yormuştum.

Sağ elimde yükselmişti o sancak,

O sancak ki müslümanın şanlı namus gömleği,

Cana minnet bilir anın uğrunda ölmeyi.

Sen düşünme millet bize canı gibi bakıyor.

Bolluk şükür, zahire her taraftan akıyor.

Eğer köyde ölen kalan var mı diye sorarsan

Eşi dostu hatırlayıp anarsan

Muhtargilin Ahmet şehit olmuş haber geldi dün.

Şenlik oldu, mevlid oldu düğün oldu bütün gün.

Köy giyindi kuşandı hep namazgaha gittiler,

O şehidin rahmetullah duasını ettiler.

Ne diyor köydeki haber bu. Muhtarların Ahmet şehit olmuş. Saçımızı başımızı yolmadık. Bağrımıza kara taşlar çalmadık. Ahmet’in anasını tebrik ettik. Ahmet’in kardaşı ne diyor?

O kadar kaldı mı bağrın ey çocuk

Ecelin sunduğu şarabı içtin

Sırayı saygıyı unuttun çabuk

Sebep ne? Ağandan ileri geçtin

 

Nişanlısı  ne diyor:

Dedi Ahmet beni artık ahrette beklesin

Ben onunum. Utanmasın beni Hak’tan istesin

Kaderim bu, şehit olmuş benim şanlı yiğidim.

Kız kalırım varmam ere, ben de canlı şehidim.

Muhterem davetliler,

Demek bakın elin oğlu bizi teşhis etti, bizi ayakta tutan bir şey var. Sağlam aile yuvamız. Ama şimdi bizi oradan vurmak istiyorlar. Bütün propagandalar aileyi zayıflatmaktır.

Burcu burcu yuvamızda saygı vardı, sevgi vardı. Sadece dilimizle okumuyorduk. “Rabbena Atina fiddünya haseneten ve fil ahireti haseneten”  “Yarabbi bize dünyada iyilik ver, ahirette iyilik ver. Sadece dilimizle değil, davranışlarımızla da böyle yapıyorduk. ” Ama son yıllarda sancı girdi. Dikkatinizi çekiyorum.

Bakın, eski ile yeniden bir misal vereyim. Bir gün huzuruma yaşlı bir hanım geldi. Şöyle çıkının içinden çıkardı bir on milyon. Tarihi bir caminin onarımını yaptırıyordum.

-          Müftü efendi, dedi, şunu ölmüş kocam için getirdim. Baktım kadının haline.

-          Anam dedim senin dedim, sigortan var mı?

-          Emekliliğin var mı?

-          Yok dedi. Onlar yok.Dedim ki;

-          Bak, peygamberimiz “Mü’minin niyeti amelinden hayırlıdır” buyuruyor. Sanki sen verdin onu. O dedim yanında dursun. Belki ilaç alırsın, meyve alırsın.

-          Ne ilacı, ne meyvesi dedi ya… Ben taş yiyeyim, sen al bunu.

-          Niye ısrar ediyorsun? dedim.

-          Müftü efendi. Bu aile sırrıdır. Bunu kimseye söyleme dedi. Ama sana söyleyeyim dedi. Gençliğimde ben hastalandım. Kocama hizmet edemedim. Ama kocam öyle iyi adamdı ki benim başıma kakıçlı etmedi. Yani ben genç bir erkeğim, bana kadın lazım demedi. Benim yolumu bekledi. Bana hizmet etti. Ben iyi oldum. Ona hizmet edecek hale geldim ama o mübarek adam dünyasını değişti.   O yüzden şimdi elime bir para geçti mi onun namına hayır yaparım. O yüzden ne olur bu parayı da al, şu cami için al hocam.

Şu vefaya bakın ya… Yani koca gitmiş. Aradan yıllar geçmiş o paraya hakikaten ihtiyacı var onun. Nerden biri vermiş, sadaka diye zekât diye vermiş. O parayı da yemiyor, harcamıyor. O diyor, o mübarek adam için sevabı ona gitsin diyor. Şu bağlılığa bakın.

Ama bir de günümüzden misal vereyim. Bir gün huzuruma bir çift geldi. İkisi de tahsilli, kültürlü.

-          Hocam, biz anlaşamadık, ayrılmaya karar verdik. Bir kere de sana geldik.

-          Kızım! Sen bu hayatı şarkılardaki türkülerdeki gibi mi sanıyorsun? Ne diyorsun ya? Bu hayatı şaka mı sanıyorsun sen? Yani yeni bir delikanlı ile evleneceksin, o tornadan mı çıkacak? Evlenirken Allah’a söz verdin, peygambere söz verdin. Sen boşanmış birine danış da, öyle karar ver kızım.

-          Delikanlı! Sen hayatı şaka mı sanıyorsun yav? Yani Allah’a sorumluluk yok mu? Sen hadi siz boşandınız, çocuk ne olacak? Ortalıkta kalacak, toplumun başına bela olacak. Bunlar tabi dinlememişler benim sözümü, mahkemeye müracaat etmişler. Müfte bey’e de vardık deyince hâkim peki, müftü ne demiş diye. Hakim de illaki beni dinleyecek. Boşama kararı vermedi amma o anda 7-8 tane avukat toplandı. Hocam! Girdiğimiz davaların % 40 böyledir, dedi.  Yani benim bulunduğum o şehirde üç tane aile mahkemesi var. Yetmiyor dördüncü beşinci aile mahkemeleri de kurulmak teşebbüsündedir.

Yani testi kırılmadan önce Aziz Bolulular, bu konuyu işlememizin sebebi budur.  Madem İbrahim peygamber oğlu İsmail aleyhisselam ile birlikte kâbeyi yaparken da ediyorlar. Bu kutlu, bu mutlu, bu muhteşem meclisi bitirirken biz de dua ile bitirelim.

Amin

Euzübillahimineşşeytanirracim. Bismillahirrrahmanirrahim. Sübhane rabbiyel aliyyil a’lel vahhab. Elhamdülilahi rabbil alemin. Vel akibetülil müttekîn. Vessalatü vesselamü ala rasülina muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ecmain.

Ya Erhamerrahimin!

 Bizlere bitmez tükenmez nimetler ihsan eyledin. Sana hamdolsun.

Cennet gibi bir vatanın sahibi, mefahir dolu tarihin varisi kıldın.  Sana hamdolsun.

Bizi minare gölgesinde, ezan ülkesinde dünyaya getirdin. Sana hamdolsun.

Müslüman ana ve babadan dünyaya getirdin. Sana hamdolsun.

En büyük servet, en büyük devlet imana erdirdin. İman nimetini aramadan buldurdun. Sana hamdolsun.

Ruhlar âleminde sana verdiğimiz kulluk sözleşmesini yenilemek istiyoruz. Lutfunla kereminle bizi kabul eyle. Sana layık  kul eyle. Habibine layık ümmet eyle. Kur’an’a hadim millet eyle. Şu anda affolmadık bir günahımızı bırakma. Sevince çevirmediğin bir keder bırakma. Ödetmeyeceğin bir borç bırakma. Kabul etmediğin bir duamızı bırakma.

Ya Erhamerrahimin!

Yerler gökler, doğular batılar, canlılar cansızlar Senin elinde, Senin emrinde. Sen denizde nehir akıtan, dikende gül bitiren, kuru topraklara can veren Allah, gönüllerimizi sevginle doldur. İtaati sevdir, isyandan nefret ettir Yarab.

Ya Erhamerrahimin!

Yuvalarımıza, yurdumuza huzur, saadet ve mutluluklar ihsan eyle. Bizlerden ayrılarak huzuruna varmış cümle geçmişlerimizin ruhlarını şad eyle, makamlarını cennet eyle. Hazır bulunan şu insanların vücutlarına sağlık, kazançlarına bereket, yuvalarına mutluluklar lutfeyle. Malımızdan, canımızdan yaratılan evlatlarımızı bizler için hayırlı eyle. Onları sevgili peygamberimizin ahlakıyla mütahallik, sünnetiyle mütesennin eyle. Senin mahkemende onları bizden şikâyetçi değil, şefaatçi eyle yarabbi.

Ya Erhamerrahimin!

Topraklar üstünde aziz ettin, toprağın altında zelil etme. Toprağın üstünde kazananlardan ettin, toprağın altında kaybedenlerden etme ya rabbi… Ahir ve akıbetimizi hayreyle. Cennetle cemalinle ikram eyle, sevgili peygamberimiz arşın altına varıp ta: yarab senden nefsimi istemiyorum, ciğer parem, gözüm nurum Hazreti Hasan ile Hüseyin’i istemiyorum, ümmetimi istiyorum diyerek yapacağı şefaatten bizleri hisseyab eyle yarabbi.

Ya Erhamerrahimin.

Yüzyıllar boyu bu aziz millet senin için yaşadı. Senin için öldü. Kanını, canını, malını, kılıcını, kalemini, çekicini hep senin yolunda kullandı. Üzerinde güneş batmayan yerlerin taşına, toprağına, namını, şanını hak eden şu insanları dünyada da ahirette de aziz eyle yarabbi. Fitnelerden, fesatlardan, kazalardan, belalardan hıfz i eman eyle. Sevgili peygamberimiz hicret ederken, Arabistan çölünün her bir zerresi, bir cani olup karşısına dikildiğinde melekler ordunla sekinet verdiğin gibi, dünyanın şu fitne zamanında aziz milletimizi her türlü terör gibi, deprem gibi, kuraklık gibi afet ve musibetlerle terbiye etme yarab!

Yunus aleyhisselamı gece karanlıklarından, deniz dalgalarından, aydınlığa kavuşturduğun gibi, bizi de maddi manevi bunalımlardan aydınlığa kavuştur yarab.

Ya Erhamerrahimin!

Şu konuda da dua edilse de,  şu cemaat âmin deseydi diye gönlünden geçen kardeşlerimizin muratlarına nail eyle.

Rasülussakaleyn Muhammed Mustafa ra salavat..

İmamül Haremeyn Muhammed Mustafa ra salavat,

Ceddül haseneynil ahseneyn Ahmed-i Mücteba  ra salavat

Azemeti Hüda dua ra , icabeti dua ra tekbir .

Allahü Ekber Allahü Ekber.

La ilahe illallahü valallahü ekber.

Allahü ekber velillahilhamd.

Essalatü vesselamü aleyke ya rasülalallah.

Essalatü vesselamü aleyke ya habiballah.

Essalatü vesselamü aleyke ya seyyidel evveline vel ahirin.

Ve selamün alel mürselin

Velhamdü lillahi rabbil alemin.

El-FATİHA….

 (Bu konferans metni, Bolu Müftülüğü tarafından bant çözümü yapılmak üzere bana gönderilmiştir. Bu güzel konuşmanın vaazsitesi.com da yayınlanmasının faydalı olacağı kanaatiyle 19 Mayıs 2008 tarihinde yayına verilmiştir. Vehbi Akşit (Bu konuşma tarafımdan dinlenmiş ve bant çözümü tarafımdan yapılmıştır) 

 

 

Doç.Dr. Bülent Şenay Konferansı

  PEYGAMBER İZİ ŞAHDAMARI
 
ve MÜJDE
       “ Neredesin   ey  Resul ! ”

Doç.Dr. Bülent Şenay

Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi     
Dinler Tarihi Öğretim Üyesi
Bursa



 

 

•  KAVL-i   MUHAMMED

•  Fi`l-i   MUHAMMED

•  HAAL-i   MUHAMMED

•  SIRR-i   MUHAMMED

 

Sene 1923, Tarih 24 EKİM,
YER: ANKARA, BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

  T.B.M.M.'nde

 

"12 Rebiülevvel Gecesi ve Gününün

(Saltanatın kaldırıldığı 1 Kasım günü ile aynı gün)

Milli Bayram Addine Dair”

362 sayılı Kanun kabul edildi.

 

Bu kanun, 27.5.1935 günlü, 2739 sayılı, “ulusal bayramlarla ilgili kanun” la kaldırılmıştır.

Ancak dönemin ruhunu göstermesi bakımından hatırlamaya değer ilginç bir tarihi örnektir.

BU NASIL BİR RUH İDİ ?

 

Bir GECE

“ Ondört asır evvel bir böyle geceydi

   Kumdan ayın ondördü bir öksüz çıkıverdi !

   Lakin o ne hüsrandır ki: Hissetmedi gözler

   Kaç bin senedir halbuki, bekleşmedelerdi !

   …………………………………………….             ”

M.Akif Ersoy….

    Hz. ADEM’den  Hz.MUHAMMED’e
(selam onlara olsun) 

PEYGAMBER İZİ

•      Ademle Havvanın  şeytanla ilk karşılaşma anını düşünüyorum hayalen.

 

ŞEYTAN

İÇERDEN Mİ

yoksa

DIŞARDAN MI

GELMİŞTİ

?

Şeytanın İç Çağrısı

•      DAHA DOĞRUSU dışardan gelen şeytanın çağrısını dinleyen şeytanın çağrısını dinleyen bir kulağın hemen içerde hazır oluşuydu.

 

•      Sanki şeytan şöyle fısıldamıştı:

–   “ Şimdiye kadar dışındaydım ve her zaman için yenilmem mümkündü; ama şimdi içine girdim etine kanına karıştım. Artık yenilmem mümkün değil.”

Şeytan ve Bir beneklik hakikatı

•      Eğer biz çağırmasaydık ŞEYTAN içimize girer miydi?

•      Şeytan bütün gücünü bizden alıyor aslında farkında değil…

•      Şeytan büsbütün yalana dayanmaz!

•      Bir beneklik hakikatı yalan bulutunda gezdirir;

    ab-ı hayat gibi umulmadık toprağa çürüten bir yağmur gibi bırakır !

Şeytan VE KAMÇI
•     Şeytan kendi gücüne anıtlar diker!

•     Kaderin bir kamçısıdır şeytan…

•     Şeytan insana karşı aşağılık kompleksi duyar…

•     Yaradılışında yüreğine konan kıskançlık beneği…

uygarlıklar…. ve uygarlıklar
Şeytansız insan düşünülemediği gibi

başka uygarlıkların soluğuyla karşılaşmayan bir uygarlık da

     düşünülemez !!!!

TARİH YAPAN ÜÇ KARAKTER

•     İMPARATOR

•     FİLOZOF

•     PEYGAMBER

İMPARATOR

Mesela Sezar ya da Roma-Bizans imparatorları…………..

 

•      Zulüm !

•      İktidar !

•      Köle !

•      Harem !

•      Arena !

•      Gladyatör !

•      Ahlaksızdır !

•      Ağlayanı YOK ! SEVENİ YOK !

FİLOZOF

•       Düşünür !

•      Yalnızdır !

•      Kainat ve varlık hakkında soru sorar !

•      Derdi var dermanı yok !

•      Genel olarak ahlaklıdır !

•      Birkaç “felsefe-meşrep” seveni vardır… !

•      Ölünce kütüphaneler hüzünlenir…

•      Ağlayanı olur mu arkasından bilinmez…

•      Sokaktaki insanın haberi olur mu filozofun yalnız ölümünden?

•      Sokrat’tan Eflatun’a , Aristo’dan el-Kindi’ye, İbn Sina’dan Farabi’ye,  ve günümüze kadar bir dehalar bahçesi sunarlar.

PEYGAMBER !

•      Evrende en DİNDAR varlık onlar !

•      “ÇOBAN”dır onlar !!

•      Hikayesi çok derindir her birinin!

•      Yokluk, Çöl, Acı, Sabır, Dua onların azığı olmuştur…!

•      İnsanlık kervanı yoldan çıktı mı… iş onlara kalırdı yine… Allah rahmetini onlarla gönderirdi !

 

•      Onlar “SEMA”ya gözlerini dikip ruhlarını “Sahibi”ne iade edince arkalarında yüz binler, milyonlar bırakırlardı… Ağlayan yüz binler… Göz yaşı döken milyonlar… Adı anıldıkça selam olsun diyenler… Fedaaka Ümmiii ve Ebiii yaa RasuulAllah diyen “binler” “milyonlar” !!! Var mı benzeri ?

 

Dağlar, Mağaralar, ve PEYGAMBERLER

•      Dağlar olmasaydı, çöller olmasaydı, mağaralar olmasaydı, PEYGAMBERLER olmazdı !

 

•      Bir Cebrail hikayesidir her bir dağ !

 

•      Yalnız ilhamını değil suyunu da dağdan alıyor, ama gönlünü plaja veriyor modern insan… “yanma pahasına”!

Dağ ve Vahiy

•      Nuh’un gemisi bir dağa indi

•      Hz. Musa’ya Sina Dağında yol gösterildi.

•      Hz. İsa meşhur vaazını bir dağda verdi.

•      Ashab-ı Kehf, bir dağ mağarasına kapandı.

•      Hz. Peygamber’e Cebrail Nur Dağında gözüktü.

Peygamber İZİ

•      Nerden başladı bu insanlık serüveni?

 

•      Peygamber izi ne zaman düşmüştü yeryüzüne ?

 

•      İnsanın Düşüşü neydi ?

 

•      Makbul olan kimdi Allah katında ?

 

•      Cennette hiç sarsılmadan yaşayacak bir insan varlık mı? Yoksa ayağı kayarak yeryüzüne düşüp orada ab-ı hayatı arayan ve Rabbi’ne özlemle geri dönmeye çalışan insan mı?...........

 

 

Peygamber İZİ

•             Peygamber(lerin) İzi, kalbi diri tutar.

•             Peygamber(lerin) İzi, insanı aşırıya gitmekten alıkoyar.

•             Peygamber(lerin) İzi, nefsin ve malın yüceltilmesine karşı bir duruştur.

•             Modern dünya “Peygamber(lerin) İzi”nden ayrıldığı için bugün bunalımda…

•             “Peygamber(lerin) İzi”nden ayrılmak, uygarlıkların “kültürel intiharı” sonucunu getirir.

Düşüş ve Diriliş !

•      Peygamber(lerin) İzi, Düşüş ve Diriliş hikayesinin sembolleri.

 

•      Adem ve Havva’nın Cennet’ten düşmesi…. Yitirilen İlahi Sevgi’ye yeniden kavuşma gayretinin adıdır yaşamak.

 

•      Düşmek eğer kalkışı ve dirilişi varsa bir nimettir!

 

•      Düşmemiş medeniyet var mı? Olsaydı kıymeti olmazdı!

 

•      Önemli olan bir medeniyetin düşmesi değil, düşüşü ölüme dönmeden DİRİLMESİDİR !!!!

 

•      İnsan yeryüzüne “düştüğü zaman”, ona “diriliş yolu” da gösterildi…

 

•      Peygamber İzi’ni takip ederse dirilecekti..!

Hayat ve Ölüm

•           “Peygamber(lerin) İzi”, hayatı ölümle terbiye eder.

•           İnsan bir sarkaç gibi bir ölüme, bir hayata gidip gelen ruhuyla, meydan okur şeytanın iç çağrısına…

•           “Peygamber(lerin) İzi”, Ölüm Dikkati verir bize...

•           Ölüm Dikkati yaşamak için şart… bir ağaçtaki tazelik, dirilik gibidir uygarlık için ölüm dikkati.

•           Ölümü ebedilik abdesti bilmek….

•           Ölüm dikkati, “mizan-denge” verir hayata…Mizan’ın bir kefesinde bu dünya öteki kefesinde ahiret….

•           Ölüm “hayata dair en usta vaizdir.”

•           Ruh ölüm dikkatinde yaşar… ebediyyet bilincine ancak “Peygamber(lerin) İzi” ile erer.

 

Adem ve Havva

•             Havva’nın rolü ne bu “düşüş ve yeniden doğruluş” senaryosunda ?

 

•             Havva’nın yaradılışı anlaşılmadan Adem anlaşılmaz..!!

 

•             Kadın, erkek için hayatla ölüm arasına gerili bir kemandır adeta… Beşikten kefene erkek ona yaklaşır veya uzaklaşır… ANNE, KIZKARDEŞ, EŞ, KIZ EVLAT…!!

 

•             Erkeğin en çarpıcı imtihanı onunlaydı…

 

•             Cenneti bulmak için önce yitireceklerdi….

Çetin İmtihan - Çile

•      Yeryüzü macerası başlar.. Varoluş macerası

•      Fertler ve medeniyetler için….

•      Ayrılık (Allah’tan) zor gelmiştir insana…

•      Bundan sonrası sürgün hikayesi….

•      Kolay iman kolay inkara dönüşür…

•      Çile çekilmelidir… Tıpkı Peygamberler gibi…

 

Peygamber Çileleri

•      Sina’dan Hira’ya çekilen çileler, bir özleyişin sabır ve tevekkül tezahürüdür…

 

•      Hakikat, ruhumuza fısıldar:

–    İbrahim gibi ol! İnkar ateşinde yanma!

–    Yusuf gibi ol, zindanda karanlığa gömülme!

–    Muhammed gibi ol, bir eline güneşi bir eline ayı verseler YOL’dan dönme !

–    …………………………………………..

Peygamber İZİ ne devam…

•      Adem’den sonrası Nuh Peygamber….

•      Peygamber uyarmıştı.. Ama dinlemediler..

•      Nuh’un Gemisine kimler binecekti !!

•      Nuh’un Gemisi Adem’den sonra inişe geçen insanlığın rönesansıdır…

•      Her çağda bir Nuh’un gemisi vardır.

•      Bir medeniyette batış çanları çaldı mı, onun gerçek sahipleri Gemi’nin etrafında toplanmalı !

•      Nedir bu Gemi? Nerededir ?

Nuh’un Gemisi, Tufan ve Zaman

•    İnsan, tufanla anladı zamanın akışını…

•    Nuh’un Gemisi’ne binebilenler için “su yükselmeye” başlamıştır…

•    İnsanlığın alnına Adem Peygamber’den sonra Nuh Peygamber’in İZİ …

•    Nuh’un Gemisi, Mekke, Medine, Kudüs, Şam, Bağdat, Kurtuba, ve İstanbul olmaya doğru gidiyordu…

 

Hz. İbrahim – Ruhun Ateşle İmtihanı

•    Nemrut NEFS demek, İbrahim RUH…

•    Nemrut ZULÜM demek, İbrahim ADALET..

•    Biz insanlar

–  Adem’le “toprak durağı”ndan geçtik,

–  Nuh’la “su-sel durağı”ndan geçtik,

–  İbrahim’le şimdi de “ateş durağından geçiyorduk….

Hz. İbrahim – Ruhun Ateşle İmtihanı

•    İbrahim Halilullah’tı.

•    Allah ise SEVGİ ve SEVEN idi.

•    İbrahim pervaneydi… Allah ise AŞK !

•    O zamanki “Ur”fa’da bir telaş..

•    İmparator ve Peygamber karşı karşıya…

•    Alevler Perde…

•    Ateş çemberinden geçme çilesi… en ağırından….

Hz. İbrahim – Ruhun Ateşle İmtihanı

•      “Ben batanları sevmem” dedi İbrahim yalancı iktidarı göstererek…

•      Hakikate ermek zor..

•      Dağı var, Mağarası var, Ateşi var….

•      Nemrut İbrahim’i ateşe atmadı… İbrahim kendini ateşte denedi…

•      Her Peygamber gibi sabır anıtıydı o…

•      İbrahim gülüyordu Nemrud’un ateşi sönmeden sürdürme çabasına…

Hz. İbrahim – Ruhun Ateşle İmtihanı

•      Buda’nın Nirvana’sını Musa’nın Tur-ı Sina eteğinde gördüğü ateş yaktı… Aynı ateş, İbrahim’e el bağlıyordu.

•      Mecusiler ateşi yücelttiler onu neredeyse “tanrı” bildiler…İbrahim ateşe haddini bildirdi…!

•      Adem ve Nuh’tan sonra insanlığın ateşle imtihanıydı İbrahimi Peygamber İZİ…

•      İbrahim’in İHLASI idi.. Ateşi söndüren…

İSMAİL, BIÇAK ve KURBAN

•      Alınyazısı, ve kurban…

•      İbrahim, İsmail ve Kurban AKILLARA DURGUNLUK veren bir imtihan!!!!

•      Bir İRADE imtihanı..

•      Bir GÖNÜL imtihanı…

•      Eski Mısır’ın köleleştiren kurbanlarına karşı…Kurban hep vardı.. Madem öyle “insan kurban etmek neymiş” ben size göstereyim buyurdu İlahi İRADE!!!!

•      İsmail ve Kurban bir DESTANdır.

KURBAN destanı

•      Sabır, tevekkül, rıza, feragat, fazilet hikayesi…

•      İsmail demek, “NEFS” demek…

 

•      Nefsimiz kendimize “oğul” dan daha mı sevgili…?

 

•      İbrahim ise “NEFS Tezkiyesi” !!! Bıçak tevbenin sembolü…. Tevbe bıçak gibi kesmeli günahı.!!!!

 

•      İsmail ve Kurban sanki bir Kerbela destanıdır bir bakıma…Hüseyin’in kendini fedası gibi İsmail’in de NEFSİNİ fedaya hazır oluşu….

 

Peygamber İZİ

•      “Peygamber(lerin) İzi”, medeniyet kurar…

•      Varoluşun hikmeti Hz. ADEM’de

•      Varoluşun temellenmesi Hz. Nuh’ta

•      İnanç temellenmesi Hz. İbrahim’de

•      ve

•      Sosyal düzen Hz. Yusuf Peygamber’de öğretilfi insanlığa…

Peygamber İZİ  YUSUF’un rüyası

•      Mısır’da sessiz sedasız tarihin en büyük devrimlerinden biri oluşuyordu… Tanrı-hükümdar FİRAVUN, bir “köle”ye teslim ediyordu MISIR’ı …

 

•      İnsanlık tarihini bir AĞACA benzetirsek, Hz. İbrahim’le filiz topraktan başını çıkarmış..

 

•      Ağacın sağlamlaşması ise Yusuf Peygamber ile başlamıştı..

 

•      Yusuf Peygamber’in İZİ,

                                   PİRAMİT zulmüne son veriyordu…

Peygamber İZİ - YUSUF

•      Mısır’ın kaderidir dünya hakimiyetinin arandığı yer olmak… Yunan, Roma, İslam ve Batı uygarlıkları egemenliklerinin doruk sınavını orada vermeğe çalışmışlardı.

 

•      Sezar, Yavuz, Napolyon… hep orada aramışlardı hakimiyet sırrını..

 

•      Aslında aradıkları

                            Yusuf “Peygamber’in İZİ” idi.

 

•      Bu izi sürersek, varacağımız yer MUSA Peygamber’dir.

 

Peygamber İZİ   -    MUSA

Kendi kudretine tapan hiç kimsenin unutamayacağı,

 

Narsizmle dolu hiçbir ruhun ihmal edemeyeceği

 

BİR KADER TECELLİSİDİR

 

Hz. Musa’nın Firavun’un sarayında büyümesi.

 

MUSA mı ASA mı ?

Zulümde boğulan halka,

suda boğulmayan bir çocuk yol gösterir:

suları yarıp geçme yolunu.

 

Firavun kendisini tanrı ilan etmişse, Tanrı onun karşısına Musa’yı dikecekti.

 

Firavun’un büyü değnekleri varsa,

Musa’nın “asa”sı vardı.

Peygamber İZİ  

•      Vedalar (veda=marifet) geleneğinde lotusa dönüşürken bu filiz, Zerdüşt’ün yaktığı ateşi Ganj’ın kıyısında Buda’ya söndürtecekti.

 

•      Yanan mı yoksa sönen “ataş” mı lazımdı bize? Sönmeli miydi yoksa “kor” haline gelip ısıtmaya devam mı etmeliydi?

 

 

•      Tıpkı Musa’nın “ehram proleteryası” olmaktan çıkardığı gibi Mısır’ın ezilmişlerini.

•      Af ve merhamet ses verecekti bir buğday tanesi sıcaklığında Mısır’ın kaderinde.

 

•      Yusuf peygamber temeli zaten atmıştı. Sıra asa dokunuşuna gelmişti. Musa’nın asası.

Peygamber İZİ – Musa ve Kudüs

•      Hazreti Musa (as), Davud (as), Süleyman (as), Zekeriya (as) ve Yahya (as) ile süreç olgunlaşacak, Zekeriya (as)’ın sabrı, Yahya’nın kutsaması ve İsa’nın kelimesi ile Roma’nın duvarlarını sarsacaktı.

 

•      Hz. Yusuf’un attığı tohum tutmuştur… Davut Peygamber’in hakikat mücadelesinden doğdu Süleyman Peygamber’in sarayı… Kudüs Süleyman çağında mutluydu..

 

•      Sonra ihanete uğradı… Tekrar erdi mutluluğa Muhammedi müjdeyle… Ama ihanet yetişecekti yine… mabet taş taş üstüne yıkılacak, Filistinli çocukların kollarında taş kıracaktı “asi ırk”!

Peygamber İZİ – İsa ve Kudüs

•    İsa babasız doğumun hikayesi…

 

•    Yahudilere göre bir “din bozguncusu”

•    Romalılara göre “gizli yahudi ırkçısı”

 

•    O’na inananlar ise onu ilahlaştırdılar…

•    Hıristiyanlar tarihin baskısına boyun eğdiler.

 

•    O demişti ki: “-ben kanunu yıkmaya değil yapmaya geldim.”

 

SON PEYGAMBER

•      Hz. Adem O’nun hakikatından bir tecelli idi. Önce Nur-u Muhammedi vardı.

•      Esas Nuh’un Gemisi İslam idi.

•      Hz. İbrahim O’nun milletini kurdu.

•      Hz. Yusuf O’nun düzenine işaret etti..

•      Hz. Musa O’nu müjdeledi.

•      Hz. İsa O’na işaret etti.

•      MEYVA O’nda olgunlaştı.

•      AĞAÇ Onun’la kemale erdi.

•      O Diriliş Peygamberiydi.

 

SON PEYGAMBER

•      Her peygamber bir çıraydı, O ormandı…

•      İmam-ı Gazali, Muhyiddin-i Arabi, Mevlana Celaleddin Rumi O’nu ululadılar, O’nun gölgesine sığındılar.

 

•      Hira, Akabe, Hicret, Hudeybiye, Muahade…

Hz.Peygamber’i sevmek

Hz.Peygamber’i sevmek, her mümin için en gerekli taatlerden biridir.  Buhârî ve Müslim’in Enes b. Mâlik (r.a)’den rivayet ettikleri bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurulmaktadır:

 

Sizden birinize ben,

annesinden, babasından, çocuklarından

ve bütün insanlardan

daha sevimli olmadığım müddetçe

tam iman etmiş olamaz.

 

(Buhârî, İman: 8; Müslim, İman: 69,70.)

 

Allah sevgisi ve Peygamber Sevgisi

Allah sevgisinden sonra sevgiye en lâyık olan Hz.Muhammed (sav)’dir.

 

“(Ey Habibim!) De ki:

Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki

Allah’da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.

Allah son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir.

 

(Al-i İmrân, 3 / 31.)

 

Allah’ın veli kullarından olan Sehl b.Abdullah et-Tüsterî şöyle demektedir:

 

“Allah’ı sevmenin alameti,

Kur’an’ı sevip anlamaktır.

 

Kur’an’ı sevmenin alameti,

Rasulullah Efendimizi sevmektir.

 

Rasulullah’ı sevmenin alameti,

O’nun sünnetini severek yerine getirmektir.”

 

 فَلاَ وَرَبِّكَ لاَ يُؤْمِنُونَ

 

حَتَّىَ يُحَكِّمُوكَ فِيمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْ

 

ثُمَّ لاَ يَجِدُواْ فِي أَنفُسِهِمْ حَرَجًا مِّمَّا قَضَيْتَ

 

 وَيُسَلِّمُواْ تَسْلِيمًا

 

Bir ayet-i kerimede Yüce Allah şöyle buyuruyor:

 

“Hayır; Rabbine andolsun ki

aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda

SENİ HAKEM KILIP,

 

sonra da verdiğin hükme karşı,

içlerinde hiç bir sıkıntı duymaksızın

 

(onu) tam manasıyla kabullenmedikçe

iman etmiş olamazlar.”

 

                                                                       (Nisâ, 4/65.)

 

وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ

 

 إِذَا قَضَى اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَمْرًا

 

 أَن يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ أَمْرِهِمْ

 

 وَمَن يَعْصِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ

 

 فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالًا مُّبِينًا

 

“Mümin bir erkek ve kadın için,

 

Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman,

 

artık onlar için hiç bir tercih hakkı yoktur...”

 

 

(Ahzab, 33/36.)

En Hayırlı Ümmet, Peygamber Ümmeti

“Siz, insanlar için çıkarılmış

en hayırlı bir ümmetsiniz.

 

İyiliği emreder, kötülükten sakındırır

ve Allah’a iman edersiniz...”

 

                                               (Al-i İmrân, 3/110.)

Güzel Ahlâk – Muhammedi Ahlak

“Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.”

 

                            (Tirmîzî, Hüsnü'l-Huluk, 8.)

Peygamberi anılınca
“salât ve selam” getiren
başka ümmet yok yeryüzünde !

“Allah ve Melekleri,

Peygambere salât etmekte

(onun şerefini gözetmeye, şânını yüceltmeye özen göstermekte) dir.

Ey inanlar! siz de O’na salât edin,

(O’nun şânını yüceltmeye özen gösterin)

içtenlikle selam edin (O’na esenlik dileyin.)”

 

(Ahzâb, 33/56.)

ŞAHDAMARI

وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ

 وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِهِ نَفْسُهُ

 وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيد

 

 

EMÂsığınanı –DİN FARKI GÖZETMEKSİZİN- korumak ve güven vermek

 وَإِنْ أَحَدٌ مِّنَ الْمُشْرِكِينَ اسْتَجَارَكَ فَأَجِرْهُ

 حَتَّى يَسْمَعَ كَلاَمَ اللّهِ

 ثُمَّ أَبْلِغْهُ مَأْمَنَهُ

 ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ قَوْمٌ لاَّ يَعْلَمُونَ

Puta tapanlardan biri sana sığınırsa,

onu güvene al (koru);

ta ki Allah’ın Kelâmı’nı dinlesin.

Sonra onu güven içinde olacağı yere ulaştır.

Çünkü onlar bilgisiz bir topluluktur.

(TEVBE 9/6)

TEVELLÎ ve TEBERRÛ
evrensel dostluk ve iyilik

عَسَى اللَّهُ أَن يَجْعَلَ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَ الَّذِينَ عَادَيْتُم مِّنْهُم مَّوَدَّةً

 وَاللَّهُ قَدِيرٌ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ

 

“Umulur ki Allah sizinle düşman olduklarınız arasında yakında bir dostluk meydana getirir.

Allah gücü yetendir.

Allah çok bağışlayan,çok esirgeyendir.”

(Mümtehine 60/7)

 

 لَا يَنْهَاكُمُ اللَّهُ عَنِ الَّذِينَ لَمْ يُقَاتِلُوكُمْ فِي الدِّينِ

 وَلَمْ يُخْرِجُوكُم مِّن دِيَارِكُمْ

 أَن تَبَرُّوهُمْ وَتُقْسِطُوا إِلَيْهِمْ

إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطِينَ

   

“Allah, sizinle din uğrunda savaşmayan

ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara

iyilik yapmanızı

ve

onlara adil davranmanızı

yasaklamaz.

Çünkü Allah, adaletli olanları sever.”

(Mümtehine 60/8)

 

إِنَّمَا يَنْهَاكُمُ اللَّهُ عَنِ الَّذِينَ قَاتَلُوكُمْ فِي الدِّينِ

 وَأَخْرَجُوكُم مِّن دِيَارِكُمْ

 وَظَاهَرُوا عَلَى إِخْرَاجِكُمْ

 أَن تَوَلَّوْهُمْ

وَمَن يَتَوَلَّهُمْ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ

 

“Allah,

yalnız sizinle din uğrunda savaşanları,

sizi yurtlarınızdan çıkaranları,

ve çıkarılmanız için onlara yardım edenleri

dost edinmenizi yasaklar.

Kim onlarla dost olursa

işte zalimler onlardır.”

(Mümtahine 60/9)

BARIŞ

وَإِن جَنَحُواْ لِلسَّلْمِ

 فَاجْنَحْ لَهَا

 وَتَوَكَّلْ عَلَى اللّهِ

 إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ

 

Eğer onlar barışa yanaşırlarsa,

sen de yanaş

ve

Allah'a güven.

O, şüphesiz işitir ve bilir.

(ENFAL 8/61)

 

وَمَن يَبْتَغِ غَيْرَ الإِسْلاَمِ دِينًا

 فَلَن يُقْبَلَ مِنْهُ...

 

Kim, İslâm'dan başka bir din ararsa, bilsin ki

kendisinden (böyle bir din)

asla kabul edilmeyecek…

(ÂL-İ İMRÂN 3/85)

 

BU EVRENSEL MESAJI KİM GETİRDİ ?

 

Hz.   MUHAMMED MUSTAFA

Salat ve Selam O’na,

Ehline ve Ashabına

Olsun! 

 

•     Avrupa’nın İslam’a karşı önyargılı popüler kültürünün ıslahına yardımcı olunmalıdır. Bu konuda, İngiliz Dinler Tarihçisi, meşhur Tanrı’nın Tarihi adlı eserin yazarı, eski Katolik rahibe, bir zamanların kendi ifadesiyle ‘ateist feminist’i, zamanın agnostik Dinler Tarihçisi ve İngiliz akademisyen meslektaşlarının İslam’a karşı önyargılarından bunaldığını açıkça itiraf eden  Karen Armstrong’un, ‘A Biography of Prophet (Peygamber’in bir Biyografisi)’ kitabının sonundaki şu ifadelerini naklederek bitirmek istiyorum:

 

•    “- Eğer bugün Müslümanların bizim (Batılıların) geleneklerimizi ve müesseselerimizi daha net anlamaları gerektiğini düşünüyorsak, bizim de bazı önyargılarımızdan kurtulmamız gerekiyor. Belki de, başlamamız gereken yer, barış ve uzlaşma anlamına gelen ‘İslam’ adında bir din ve bir kültürel geleneği kuran, bir müminler toplumu inşa eden Peygamber Muhammed’i anlamaya çalışmak olmalıdır.”[1]

 

•   
[1] Karen Armstrong, Muhammed- A Biography of the Prophet (Muhammed- Peygamberin Bir Biyografisi), Londra: V. Gollanez, 1996, s.266.


Günler, ne günlerdi,
yâ Muhammed !

Naat
Arif Nihat Asya

 Seccaden kumlardı !...
………….....

 

Seccaden kumlardı................

Devirlerden, diyarlardan

Gelip göklerde buluşan

Ezanların vardı !

 

Mescit mü’min, minber mü’min...

Taşardı kubbelerden Tekbîr,

Dolardı kubbelere “âmin!”

 

Ve mübarek geceler,

Dualarımız, geri gelmeyen dualardı...

Geceler, ki pırıl pırıl,

Kandillerin yanardı.

 

Kapına gelenler, yâ Muhammed,

-Uzaktan, yakından-

Mü’min döndüler kapından!

 

Günler, ne günlerdi, yâ Muhammed,

Çağlar ne çağlardı:

Daha dünyaya gelmeden

Mü’minlerin vardı...

Ve bir gün, ki gaflet

Çöller kadardı,

 

Elçi geldin, elçiler gönderdin...

Ruhunu Allah’a,

Elini ümmetine verdin.

Beşiğin, yurdun, yuvan

Mekke’de bunalırsan

Medine’ye göçerdin.

Biz bu dünyadan nereye

Göçelim, yâ Muhammed?

 

Hased gururla savaşta;

Gurur, Kafdağı’nda derebeyi...

Onu da yaralarlar kanadından,

Gelse bir şefkat meleği...

İyiliğin türbesine

Türbedâr oldu iyi.

 

Vicdanlar sakat

Çıkmadan yarına,

İyilikler getir, güzellikler getir

Âdem oğullarına!

 

Ne doğruluk, ne doğru;

Ne iyilik, ne iyi...

Bahçende en güzel dal,

Unuttu yemiş vermeyi...

Günahın kursağında

Haramların peteği!

 

Ne oldu, ey bulut,

Gölgelediğin başlar?

Hatırında mı, ey yol,

Bir aziz yolcuyla

Aşarak dağlar, taşlar,

Kafile kafile, kervan kervan

Şimale giden yoldaşlar!

 

Şu tekbir getiren mağara,

Örümceklerin değil;

Peygamberlerindir, meleklerindir...

Örümcek ne havada,

Ne suda, ne yerdeydi;

Hakkı göremeyen

Gözlerdeydi!

 

Konsun –yine- pervazlara       

                                     güvercinler

“Hû hû”lara karışsın âminler.

Mübarek akşamdır;

Gelin ey Fâtihalar, Yâsinler!

 

Gel, ey Muhammed, bahardır...

Dudaklar ardında saklı

Âminlerimiz vardır...

Hacdan döner gibi gel;

Mi’râc’dan iner gibi gel;

Bekliyoruz yıllardır!

 

Yüreklerden taşsın

Yine, imanlar!

Itrî, bestelesin Tekbîr’ini;

Evliyâ, okusun Kur’ân’lar!

Ve Kur’ân-ı göz nûruyla çoğaltsın

Kayışzâde Osman’lar

Na’tını Galip yazsın,

Mevlid’ini Süleyman’lar!

 

Sütunları, kemerleri, kubbeleriyle

Geri gelsin Sinan’lar!

Çarpılsın, hakikat niyetine

Cenaze namazı kıldıranlar!

 

Bulutlar kanat, rüzgâr kanat;

Hızır kanad, Cibril kanad;

Nisan kanad, bahar kanad;

Âyetlerini ezber bilen

Yapraklar kanad...

Açılsın göklerin kapıları,

 

Açılsın perdeler, kat kat!

Çöllere dökülsün yıldızlar;

Dizilsin yollarına

Yetimler, günahsızlar!

Çöl gecelerinden, yanık

Türküler yapan kızlar

Sancağını saçlarıyla dokusun;

Bilâl-i Habeşî sustuysa

Ezânlarını Dâvûd okusun!

 

Konsun –yine- pervazlara

                                           güvercinler,

“Hû hû”lara karışsın âminler...

Mübarek akşamdır;

Gelin ey Fâtihalar, Yâsinler!

 

Gel, ey Muhammed, Nisandır...

Dudaklar ardında saklı

Âminlerimiz vardır...

 

Hacdan döner gibi gel;

Mi’râc’dan iner gibi gel;

Bekliyoruz yıllardır!

 

SON SÖZ

ve

BİR GECE

 

 

 KARADONLU   CAN    BABA der ki….

 

 

 

Bir gece

Ondört asır evvel yine böyle bir geceydi

Kumdan ayın ondördü bir öksüz çıkıverdi!

 

Lakin o ne hüsrandır ki: Hissetmedi gözler

Kaç bin senedir halbuki, bekleşmedelerdi !

 

Neden görecekler, göremezlerdi tabii;

Bir kere, zuhur ettiği çöl en sapa yerdi,

 

Bir kerede, mamure-i dünya, o zamanlar,

Buhranlar içindeydi, bu günden de beterdi.

 

Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta;

Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi!

 

Fevza bütün afakını sarmıştı zeminin.

Salgındı, bugün şarkı yıkan, tefrika derdi.

 

Derken, büyümüş kırkına gelmişti ki öksüz,

Başlarda gezen kanlı ayaklar suya erdi!

 

Bir nefhada insanlığı kurtardı o ma'sum,

Bir hamlede kayserleri, kisraları serdi!

 

Aczin ki, ezilmekti bütün hakkı dirildi;

Zulmün ki, zeval aklına gelmezdi geberdi!

 

Dünya neye sahipse, O'nun vergisidir hep;

Medyun ona cemiyyeti, medyun O'na ferdi.

 

Medyundur o masuma bütün bir beşeriyet

Ya Rab, mahşerde bizi bu ikrar ile haşret.

 

                      

                                AMİİİN

TEŞEKKÜR
Kütahya Müftülüğü Kutlu Doğum Haftası münasebetiyle düzenlenen Konferansı takdim eden Doç.Dr. Bülent ŞENEY Bey Konferans metninin yayınlanmasına izin vermiştir. Kendisine teşekür ediyoruz.




% Kaç Müslümanız? Vehbi AKŞİT

% Kaç Müslümanız?

 Sunum olarak kullanmak isterseniz tıklayınız

 


% KAÇ MÜSLÜMANIZ?

PEYGAMBERİMİZİN ÖRNEK AHLAKI

 

لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللَّهِ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِّمَن كَانَ يَرْجُو اللَّهَ وَالْيَوْمَ الْآخِرَ وَذَكَرَ اللَّهَ كَثِيراً

Toplumda örnek alınan insanların sayısı çok fazla değildir. Örgü örmeyi seven bayanlar, komşusunun elinde örmeye çalıştığı bir oyayı görünce ve onu da beğenince bir örneğini çıkarmaya çalışır. Kimilerinin hafızası o kadar kuvvetlidir ki, birinin üzerindeki kazağın örneğini bir bakışta çıkarıverir.

Bazen, huyunu, ahlakını beğendiğimiz bir kimsenin oğlunu, kızını, damadını, gelinini; kendi oğlumuz, kızımız, damadımız ve gelinimiz ile karşılaştırırız. Bazen kendi canlarımızı yereriz. Niye?

Onları beğenmediğimiz için… Yaptıklarının doğru olmadığını belirtmek için… O anlattığımız, örnek aldığımız kimseler gibi olmadığı için….

Bizler; iyiyi kötüden ayırt etmeyi, birbirimizi sevmeyi, paylaşmayı, yardımlaşmayı, ahlakın güzelliklerini, dürüstlüğü, doğruluğu, erdemli bir davranışı, hoşgörünün en mükemmelini, insana saygının en yücesini, şefkat ve merhametin sınır tanımayan boyutunu, adaletin en güzel tatbikatını, kısaca her şeyin en iyisini ve en güzelini, o Rahmet Peygamberinin tebliğ, tavsiye ve uygulamalarından öğrendik. Hayatımızı anlamlı kılan değerlerimizi, dünya ve ahiret dengesini, insan onuruna uyan yaşama sanatını bizlere hep o gösterdi.

Üstad Necip Fazıl KISAKÜREK, Peygamberimizin örnekliğini, onu ölçü almamızı, ona uymayan ölçünün hayat bile olsa önemli olmadığını, reddedilmesi gerektiğini bakın ne güzel ifade etmiş:

“Müjdecim, Kurtarıcım, Rehberim, Peygamberim

Sana uymayan ölçü hayat olsa teperim.”

Ölçümüz, örnek alacağımız insanın Hazreti Muhammed (sav) olması gerektiği başka nasıl ifade edilebilir.

Bizleri yaratan Cenab-ı Allah Kur’an-ı Kerim’de peygamberimizden bahisle:

لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللَّهِ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِّمَن كَانَ يَرْجُو اللَّهَ وَالْيَوْمَ الْآخِرَ وَذَكَرَ اللَّهَ كَثِيراً

“Andolsun ki, Allah’ın Rasülünde sizin için; Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı uman ve Allah’ı çok zikreden kimseler için güzel bir örnek vardır.”[1] buyuruyor. İşte bu yüzden, ashab-ı kiram onun hayatını titizlikle incelemiş, ilke ve prensiplerini önce kendileri için örnek almış, hem de kendilerinden sonra gelecek olan nesillere aktarmak için büyük bir gayret ve özen göstermişlerdir.

İslam bilginlerinden İbni Hazm’ın, şöyle söylediği kaydedilmektedir: “Ahiret iyiliğini, düzgün yaşayışı ve bütün faziletleri kazanmak isteyen kişi, Hz. Muhammed’i örnek alsın.  Çünkü Rasülullah, bütün hayırlarda en ileridedir. Allah onun ahlakını övmüş, faziletleri en mükemmel şekliyle onda toplamış ve onu her türlü kusurlardan arındırmıştır.”[2]

O Yüce Peygamber asırlar öncesinde günümüze hitap ederek bizleri uyarmıştır. Şimdi gündüz arabanızla yolda giderken,  karşı yönden gelen bir sürücü farlarını yakarak sizlere bir şeyler anlatmak istese ne yaparsınız? Ne düşünürsünüz? Bu karşıdan gelen sürücü beni tanımadığı halde niçin böyle bir davranış içine girmiştir? Bana ne anlatmak istemiştir? Belki de karşıdan gelen sürücü yolda bir polis aracının olduğunu, kontrol olduğunu, radarla hız kontrolü yapıldığını haber veriyorsa, farlarını yakıp beni uyardı diye o kimseye teşekkür mü etmek lazım yoksa yaktığı farların ışıkları  gözlerimi rahatsız etti diye kızmak mı?

İşte kendisini kendimize rehber, müjdeci, kurtarıcı ve ölçü olarak aldığımız o yüce peygamber de, hayat yolunda önümüze çıkacak engeller gelmeden önce bizi hadisleriyle güzel bir şekilde uyarıyor.

Peygamber Efendimiz bize kim olduğumuzu, nereden gelip nereye gittiğimizi öğreten; neye hangi gözle bakmamız gerektiğini anlatan; en iyiye ve mükemmele nasıl ulaşacağımızı belleten bir peygamberdir. Kısacası fani ömrü en iyi şekilde değerlendirmenin yolunu, dünya hayatında başarılı olmanın yöntemini gösterendir.

Sözlerin en hayırlısının Kur’an-ı Kerim, gidilecek yolların en iyisinin kendi yolu olduğunu kesin bir dille söyleyen; Allah’ın kitabını elimize alarak kendi yoluna düşmemizi, Kitabullah’ı okuya okuya, buyruklarını yapa yapa izinden gitmemizi tembih eden O’dur. Böyle yaptığımız takdirde hiçbir yanlışa düşmeden, bizi yutmayı bekleyen kurtlara yem olmadan yolun sonuna varacağımızı hatırlatan O’dur.

Gösterdiği yolun Cennet’e çıkacağını, ama daha önce sarp dağlardan, taşlı, dikenli yerlerden geçileceğini bildiren yine O’dur. Zahmetli de olsa bu yoldan gitmeye bakın, diyen de O dur. Daha düz ve cazip, adeta güllük, gülistanlık görünen ikinci bir yoldan daha bahsederek o yolun cehenneme çıktığını söyleyen ve o yola girmeyin diye sıkı sıkı tembih eden de O’dur.[3]

“Cehennem, nefse hoş gelen şeylerle kuşatılmıştır; cennet ise, nefsin istemediği şeylerle çepeçevre sarılmıştır.” [4]

Rasül-i Ekrem Efendimiz’in cevâmiü’l-kelimnitelikli beyanlarından olan bu hadis-i şerif, nefse karşı verilecek mücahedenin önemini ve neticesini çok özlü ve düşündürücü bir şekilde ortaya koymaktadır. Azab yeri olan cehennem nefse hoş gelen haramlarla sarılıp süslenmiştir. Nefsin istekleri yerine getirilirse, gidilecek yer cehennemdir. Aşırı istekler (şehvetler), peşine düşenleri örümcek ağı gibi cehenneme çeker götürür. Bunların nefse hoş gelmesine aldanmamak gerekir. Çünkü arkası ateştir, azaptır.


Cennet, ebedî mutluluk yurdudur. Ona nefis açısından bakıldığı zaman, başlangıçta nefsin hiç de hoşlanmadığı ibadet, fazilet ve fedakârlıklarla perdelendiği görülür. İnsan nefsi, bu güçlüklere katlanmak istemez. Ancak gerçek mutluluk, geçici zorluklara katlanıp o perdeleri arayabilmektedir. İşte nefisle mücadele bu noktada odaklaşmaktadır. Mücahede bu noktada büyük bir önem ve anlam kazanmaktadır.

Nefis kendi başına bırakılırsa, gerisini düşünmeden hoşuna giden şeylerin peşine düşer. Halkımız bu gidişin duygusallığını “Kızı kendi gönlüne bırakırsan ya davulcuya varır ya da zurnacıya” sözüyle pek güzel belirtir. Görünüşe aldanmamak gerektiğine de bir edibimiz “zehiri teneke  kupayla sunmazlar” sözüyle dikkat çeker. Duyguları akıl, tecrübe ve vahyin ışığında uyarmak, ciddi ve meşru işlere yönlendirmek gerekmektedir. Zira gerçek ve sürekli mutluluk yani cennet böyle bir mücahede ile kazanabilecektir. [5]

Nefsin istekleri ne kadar cazip de olsa onlara boyun eğmemek, ibadetler ve diğer buyruklar nefse ne kadar zor ve ağır gelse de onları seve seve yapmak gerektiğini bize o anlattı.

“Cennet size ayakkabı bağınızdan daha yakındır, cehennem de öyle” [6] diyerek cennetin de, cehennemin de bize pek yakın olduğunu hatırlattı. Tercih edeceğimiz hayat tarzına göre cennete de cehenneme de kolayca girebileceğimizi  O anlattı.  İnsanın cennete de cehenneme de aynı yakınlık ve uzaklıkta olduğu, seçip benimseyeceği yaşama tarzı, atacağı adımlarla her ikisine de ulaşmakta zorlanmayacağı, Peygamber Efendimiz(in bu özlü ifadesinden anlaşılmaktadır. Bizden cenneti ve cehennemi ayaklarımıza temas ediyormuş gibi düşünmemiz istenmekte ve tabii ona göre sürekli bir mücahede içinde olmamızı o teşvik etti.[7]Yapacağımız işlerde, hatta söyleyeceğimiz sözlerle cenneti veya cehennemi kolayca kazanabileceğimizi gösterdi:

“Söylediğiniz güzel bir söz sebebiyle Allah’ın hoşnutluğunu kazanabileceğimizi, iyice düşünüp taşınmadan söyleyeceğimiz bir söz sebebiyle de cehennemi boylayabileceğimizi” hatırlattı. [8]

Bir gün Peygamber Efendimiz ikindi namazını henüz kıldırmıştı. Selam verir vermez yerinden kalktı, safları yararak süratle arkaya doğru gitti ve evine girdi. Onun sakin, yumuşak ve ağır başlı haline alışık olan sahabiler, fahr-i kainat’ı böylesine telaşlı görünce derin bir hayrete düştüler. Acaba hangi önemli şey Rasülullah’ı telaşlandırdı, diye endişeyle beklediler. Allah’ın Rasülü çok geçmeden geri döndü. Ashabının merakla kendisine baktığını görünce onlara durumu şöyle açıkladı:

“Sadaka olarak dağıtılmak üzere eve bir miktar altın (veya) gümüş bırakmıştım. Namazda onu hatırladım. Bu malın beni hayırda acele etmekten alıkoymasını istemedim ve hemen dağıtılmasını emrettim.” [9]

Hazreti Peygamber’in bütün hal ve harekâtını son derece dikkatle izleyen sahâbiler, onda görmeye alıştıkları sakin ve ağırbaşlı tavırlar dışında, aceleci, telaşlı bir hâl gördüler mi, “nahoş bir şey mi var acaba?” diye meraklanırlardı. Bu kez de öyle olmuştu. Hz. Peygamber’in selam verir-vermez mihrabı hemen terk edip sür’atle odasına gitmesi ashâb-ı kirâmı endişelendirmişti. Peygamber Efendimiz ise, hayır işlemekte ne derece acele davranılması gereğini hem hareketi hem de sözüyle ortaya koymak suretiyle ashâbını bir yandan teskin ederken bir yandan da eğitiyordu.

Hz. Peygamber’in, “beni alıkoymasından hoşlanmadım” beyanını, “Allah’ı anmaktan, O’na yönelmekten alıkoymasından hoşlanmadım” anlamında yorumlamak ve

رِجَالٌ لَّا تُلْهِيهِمْ تِجَارَةٌ وَلَا بَيْعٌ عَن ذِكْرِ اللَّهِ وَإِقَامِ الصَّلَاةِ وَإِيتَاء الزَّكَاةِ يَخَافُونَ يَوْمًا تَتَقَلَّبُ فِيهِ الْقُلُوبُ وَالْأَبْصَارُ

“Öyle babayiğitler vardır ki, onları ne bir ticaret ne de bir alış-veriş Allah’ı anmaktan alıkor.” [10]ayetiyle ilgi kurmak mümkündür. “Beni alıkoymasından hoşlanmadım” sözünü, “ahirette yoluma mâni olmasını istemedim” şeklinde anlamak da mümkündür. Fakat hayır işlemekte acele davranmamaktan, hele canım ne acelesi var, dağıtırız, yaparız gibi tembel bir duygu ve tavra alıştırmasından hoşlanmadım, manasına anlamak belki konu ile ilgisi ve Müslümanların hayrı geciktirmemeyi öğrenmesi açısından daha isabetlidir. Zira altın-gümüş gibi kıymetlerin insana cimrilik ve sürekli ekonomi düşüncesi telkin ettiği, ibadet esnasında bile zihni meşgul ettiği bilinen bir gerçektir. Yapılacak hayrı, verilecek sadakayı geciktirmemek, bu duygulara kapılmaktan insanı kurtarır. [11]

 


Peki biz kendimize örnek aldığımız Hazreti Muhammed Mustafa (sav) gibi böyle bir ikindi namazı kıldık mı? Yani namazda hatırımıza, yapabileceğimiz bir hayrı çabuklaştırmak için bir çabaya girdik mi? Dağıtacağımız zekâtımız namazda aklımıza gelip de, onun dağıtılması için birilerine talimat verebildik mi?

 

Yoksa namazda aklımıza böyle hayırlar gelmiyor mu? Namazda biz örnek aldığımız o yüce insan gibi sadaka ve zekâtların hemen yerine ulaşması için gayret gösterebiliyor muyuz?

Şimdi bizler, kendimize rehber, kurtarıcı, müjdeci, örnek ve ölçü aldığımız  O Yüce Peygamberin sözlerinden, hadislerinden hareketle kendi kendimize, bir köşeye çekilerek bazı sorular soralım.

Bizim en önemli meselemiz, iyi bir Müslüman, iyi bir mü’min olabilmektir. Mü’min olabilmek için de kendimizi her an hesaba çekmemiz yani düşünce ve davranışlarımızı her an kontrol etmemiz gerekmektedir. Peygamber Efendimiz bu konuda bize şunları söylüyor:

“Akıllı kişi, nefsine hakim olan ve ölüm sonrası için çalışandır” [12]

Diğer bir söyleyişle, akıllı adam kıyamette hesaba çekilmeden önce kendini dünyada hesaba çeken kişidir. Hz. Ömer’in konuyla ilgili sözü ne kadar güzeldir.

 


“Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekiniz. Allah’ın huzurunda vereceğiniz o büyük hesaba kendinizi şimdiden hazırlayınız. Kendini daha dünyada iken hesaba çekenlerin ahiretteki hesapları kolay geçecektir.” [13]

 

Kendini hesaba çekmenin çeşitli yolları vardır. İnsan kendi kendine bazı sorular sormak ve bu soruların cevabını aramak suretiyle de nefis muhasebesi yapabilir.

Peygamber Efendimiz bizim için örnek, rehber, kurtarıcı, müjdeci ve ölçüdür demiştik. Şimdi yaşadığımız Müslümanlık ile, kendimize örnek aldığımız Hz. Muhammed’in ölçülerini karşılaştırarak, Müslümanlığımızın derecesini ölçmeye çalışalım.

Bir köşeye mi çekiliriz, yoksa nerede olursa olsun hafif bir tefekküre mi dalarız onu sizlere bırakıyorum. Ancak Müslümanlığımızın yüzdesini öğrenebilmek için madde madde soracağımızı soruları kendi nefsimizde değerlendirmenizi istiyorum.

 


Madem Peygamberimizi çok seviyoruz, onu adı anıldığında büyük bir coşku ile salât ve selam gönderiyoruz, şefaatine kavuşmak için dualar ediyoruz.  O halde biz ne kadar peygambere yakınız, peygamber bize ne kadar yakın….

 

Oğlumuza, kızımıza bir iş buyurduğumuzda, o işin zamanında ve dediğimiz gibi olmadığını görünce tepkimiz nasıl oluyor? Emrettiğimiz, yapılmasını istediğimiz işin yerine getirilmemesi bizi mutlu mu ediyor, yoksa mutsuz mu? Bir beşer olarak, kendi canımızdan, kendi kanımızdan meydana gelen evlatlarımıza, olumsuz tepki gösterebiliyor, azarlayabiliyor hatta onları maddi olarak incitebiliyoruz.

Peki, aynı şeyi Rasülullah bize söylüyor, biz yapmadığımız takdirde bir an kendimizi Peygamberimizin yerine koyuyor, acaba hükmü doğru olarak verebiliyor muyuz?

Şimdi küçük bir denemesini yapalım. Kendimize sorular yöneltelim. Cevaplarını da kendimiz vermeye çalışalım. Ama cevap vermeden önce Peygamberimizin bu konudaki fikirlerini, hadislerini de dikkate alalım.

İşte birinci soru geliyor:

1) ACABA BEN KONUŞTUĞUM ZAMANFAYDALI VE HAYIRLI SÖZ SÖYLÜYOR MUYUM?

Çünkü Rasülullah (sav):

“….. Allah’a ve ahiret gününe iman eden kimse komşusuna iyilik etsin. Allah’a ve ahiret gününe iman eden kimse misafirine ikram etsin. Allah’a ve ahiret gününe iman eden kimse, ya hayır söylesin ya da sussun.” [14] buyurmaktadır.

 

 


Hadisimiz İslam ahlakının üç önemli konusunu ele almaktadır. Komşuya ve misafire ikrama verilen önemin yanında konuştuğu zaman ya güzel konuşmak yada susmanın tavsiye ediliyor. Her tavsiyenin başında Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsa diye konunun önemi üç defa vurgulanıyor.

 

Konuşmak isteyen kimse önce düşünmelidir. Söyleyeceğim sözün kendisine veya başkasına fayda getirip getirmeyeceğine bakmalıdır. Söyleyeceği söz faydalı ise söylemeli, değilse susmalıdır. Çünkü faydasız söz hem kendine, hem de başkalarına zarar verir. Susmak suretiyle zarardan korunmak da bir faydadır.

Susmak, faydasız söylemekten çok daha faziletli o zaman…. Şöyle kendimize bakalım. Bir gün boyunca başta eşimize, çocuklarımıza, cami cemaatine, komşumuza, bakkalımıza, esnafımıza, köylümüze, işçimize, memurumuza, amirimize faydalı ne söyledik? Kendimize ve başkalarını faydası dokunmayan neler söyledik?

Faydasız konuşmalar çoğu zaman bizi günaha götürür. Manasını düşünmeden söylediğimiz bir söz Allah Teala’yı gücendirebilir. İnsanları birbirine düşürebilir. Unutmamalıdır ki, büyük günahları hazırlayan da gereksiz ve faydasız konuşmalardır. Dilini tutan, kendini fenalıklardan korumuş olur.

Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)“Kendisini (doğrudan) ilgilendirmeyen şeyi terk etmesi, kişinin iyi Müslüman oluşundandır.” [15]buyurmaktadır.

Yeri gelince doğru ve faydalı söz söylemek ise bir ibadet olur. Yerinde söz söyleyerek bir haksızlığı ortaya koymak, insana Allah rızasını kazandırır.

Peygamber Efendimiz bu üç ahlak esasından her birini ortaya koyarken “Kim Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsa” buyurmakla bu konuların önemin belirtmek istemiştir. Esasına bakılırsa, Allah’a ve ahiret gününe iman eden kimselerin yapması gereken davranışlar bunlardan ibaret değildir. Rasülullah Efendimiz bu üç tavsiyeyi tutan kimselerin mükemmel bir imana sahip olduklarını anlatmak istemiştir. [16]

Demek ki konuştuğum zaman hem kendime hem de başkalarına fayda verecek sözler söylemeliyim. Aksi halde konuştuğum her faydasız ve zararlı sözün hesabı benden sorulacaktır. Çünkü Allah Teala benim yanımda beni gözetleyen, konuştuğum zaman her sözü yazmaya hazır vaziyette bekleyen bir melek bulunduğunu haber vermektedir.

إِذْ يَتَلَقَّى الْمُتَلَقِّيَانِ عَنِ الْيَمِينِ وَعَنِ الشِّمَالِ قَعِيدٌ  [17]

مَا يَلْفِظُ مِن قَوْلٍ إِلَّا لَدَيْهِ رَقِيبٌ عَتِيدٌ  [18]

“Onun sağında ve solunda oturan iki alıcı (melek, onun sözlerini ve işlerini) kaydetmektedir. (İnsan), hiçbir söz söylemez ki yanında kendinizi gözetleyen, dediklerini zapteden (bir melek) hazır bulunmasın.”[17]

Bunun biz canlı örmeklerini dünya hayatında görmekteyiz. Haber programlarında, bir işini yaptırmak isteyen vatandaştan rüşvet isterken görüntülenen, kayıt altına alınan insanlara “Niye falancadan rüşvet aldın? diye sorulunca, o kimseyi tanımadığını söylemekte, hatta bu kimseyi ilk defa şimdi gördüğünü ifade edebilmekte, ancak kendisine kaydedilen görüntüler ve konuşmalar izlettirildiği zaman söyleyecek, konuşacak söz bulamamaktadır.

 


Müjdecim, kurtarıcım, rehberim, peygamberim dediğimiz ona uymayan ölçü hayat bile teperim dediğimiz Hazreti Muhammed Mustafa (sav)’e inen Kur’an-ı Kerim ve çoğumuzun Cuma geceleri geçmişlerimizin ruhuna okuduğu Yasin suresinde, biz farkında olmadan neler okuyoruz bakın bir dinleyelim.  Yukarıda rüşvet alırken görüntülenip, daha sonra inkar eden; ama çekilen görüntüleri izledikten sonra ağzı dut yemiş bülbül gibi kilitlenen insanlar hakkında, Cenab-ı Allah ne buyuruyor? Kıyamet sahnelerinden bir sahneyi arz ediyor. Dünyada iken bizleri ikaz ediyor:

 

الْيَوْمَ نَخْتِمُ عَلَى أَفْوَاهِهِمْ وَتُكَلِّمُنَا أَيْدِيهِمْ وَتَشْهَدُ أَرْجُلُهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ

“O gün onların ağızlarınızı mühürleriz. Neler yaptıklarını bize elleri anlatır, ayakları da şahitlik eder.” [18]

Allah Teâlâ’nın gönderdiği son nebi, son rasül Hz. Muhammed (sav) ağızların mühürleneceği, ellerin konuşacağı ve ayakların şahitlik yapacağı gün gelmeden, bizleri asırlar öncesinden uyaran, ileride tehlike var, radar var diyerek bizleri, yolda uyaran sürücü gibi uyarıyor. Eğer bu uyarıya kulak verir ve kendi üzerimize alır isek, bu işten kârlı çıkacak biz oluruz. Aman canım sen de dersek, o gün gelmeden önce tedbirimizi almazsak vay halimize…

O halde ben, Allah’a da inanıyorum, ahirete de inanıyorum. İnsanlara fayda verecek bir şey söyleyeceksem, susmalıyım. Amel defterimi, aleyhime olacak sözlerle doldurmamalıyım. Konuşacağım her faydasız söz kalbimin katılaşmasına, benim Allah’tan biraz daha uzaklaşmama sebep olacaktır. Öyleyse ben faydamı ve zararımı bilmeliyim.[19]

Bu ilk soruyu başarı ile geçtikten sonra şimdi ikinci soruyu kendi kendimize soralım ve cevabını da bulmaya çalışalım…

2) ACABA BEN DİN KARDEŞLERİMİ, ONLARIN HOŞUNA GİTMEYECEK ŞEKİLDE ANIYOR, GIYBETLERİNİ YAPIYOR MUYUM?

Enes (ra)’den rivayet edildiğine göre Rasülullah (sav) şöyle buyurdu:

“Mi’rac’a çıkarıldığımda ben bakırdan tırnaklarla yüzlerini ve göğüslerini tırmalayan bir topluluğun yanından geçtim.

-   Ey Cebrail! Bunlar kimlerdir? diye sordum.

-   Bunlar, (gıybet etmek suretiyle) insanların etlerini yiyenler ve onların şeref ve namuslarıyla oynayanlardır, cevabını verdi. [20]

Peygamber Efendimiz, baştan sona mucizevi bir ortamda cereyan etmiş olan Mirac olayında, müşahede ettiği bazı hususları haber vermiş bulunmaktadır. Hadisimiz, Efendimizin bu kabil gözlemlerinden bir sahneyi bize aktarmaktadır.

 



Aslında tırnaklarıyla yüz ve göğüslerini tırmalamak, yaralamak özellikle câhiliye döneminde ağıtçı kadınların yaptıkları harekettir. Maalesef bu yaka-paça ölüye ağlamak demek olan niyâhâ  âdetinin yurdumuzun değişik yörelerinde kadınlarımız arasında halen devam ettiği de acı bir gerçektir.

 

İşte Peygamber Efendimiz, Mi’rac esnasında bu cahiliye kadınları gibi demir tırnaklarıyla yüz ve göğüslerini tırmalayan bir topluluk görmüş ve bunların kimler olduğunu Cebrâil (as)’dan sormuş, Cebrâil de bu şekilde azap olunan kimselerin, “gıybet edenler ve insanların şeref ve namuslarıyla oynayanlar”olduğunu bildirmiştir.

Efendimiz’in bu beyanı, gıybetin ahirette ne tür bir cezaya sebep olacağını açık bir şekilde ortaya koymaktadır. O halde böylesine çirkin ve cezası ağır olan gıybetten uzak durmaya çalışmak, her Müslüman’ın özen göstermesi gerekli bir konu olmaktadır. [21]

Müjdecim, kurtarıcım, rehberim, peygamberim, önderim dediğim, ona uymayan ölçü hayat bile olsa teperim dediğim adı güzel kendi güzel Hz. Muhammed (sav), Allahü Teala ile görüştüğü Mirac hadisesinde biz ümmetini uyarıyor. Yolda giderken ilerde radar var, hızına dikkat et, yoksa cezayı yersin anlamında bizi farlarını yakıp söndürerek uyaran sürücü gibi, siz de benim miracta gördüğüm insanlar gibi olmak istemezseniz, cehenneme girmek istemezseniz,  uyarılarıma dikkat edersiniz, diyor. Yani dedikodu ederek, gıybet ederek, insanların etlerini yemek suretiyle şeref ve namuslarıyla oynayanlar, bu şekilde akıbetlerini göreceklerdir. Eğer hala bu hadis-i şerifi okuyup, dinledikleri halde aynı kötülüğe devam edenlerin vay haline diyerek bizleri uyarıyor.

O halde ben de Müslüman kardeşlerimin bulunmadığı yerde, kendilerinde olan bazı kusurları söyleyerek bu kardeşlerimi çekiştirirsem, sözlerimi duydukları zaman üzülürler. Şayet ben insanları, duydukları zaman üzülecekleri sözler söyleyerek çekiştirirsem, hem onların kalbini kırmış hem de gıybetlerini yaparak günah kazanmış olurum. Böyle bir şeyi kesinlikle yapmamalıyım.

Müslümanlığımızın derecesini ölçmeye devam ediyoruz. Hazreti Peygamberin ölçülerine göre ne kadar Müslümanız sorusuna cevap arıyoruz. Eğer bunu soracağımız beş soru ile test edecek olursak ve her sorunun doğru cevabını yüzde yirmi ile hesaplarsak şu ana kadar iki soru sorduk ve iki sorunun tam cevabını aldık. Dolayısıyla yüz üzerinden beş soruda ikiyi doğru cevaplamış olduk.

Yani birinci sorunun cevabında; artık konuştuğumuz zaman faydalı ve hayırlı söz söyleyeceğiz. İkinci soruya da gıybet yapmamaya söz veriyoruz. Böylece % 40’lık bölümü başarı ile tamamladık. Geldik geriye kalan % 60’lık bölüme… Şimdi üçüncü soruyu sorup cevaplandırmaya çalışacağız.

3) ACABA BEN, BİRİLERİNİ ÇEKİŞTİRENLERİ YANİ ONLARIN GIYBETİNİ YAPAN KİMSELERİ DİNLİYOR MUYUM?

Allahü Teala iyi mü’minlerin:

وَالَّذِينَ هُمْ عَنِ اللَّغْوِ مُعْرِضُونَ

“Boş ve faydasız şeylerden yüz çevirmeleri gerektiğini” [22] söylüyor. Üstelik dinlediği sözlerden dolayı kulaklarının sorumlu olduğunu belirtiyor.

 


Kurtuluşa eren mü’minlerin vasıflarının tek tek sayıldığı Mü’minun suresinde, onların namazda huşu içinde oldukları bildirildikten sonra hemen ikinci vasıf olarak“Boş ve faydasız sözlerden yüz çevirdikleri” ifade buyurulmaktadır. Bir anlamda, boş ve faydasız şeylerden yüz çevirmenin günlük hayatın huşuu demek olduğuna dikkat çekilmektedir. Namazda gönül huzuru ne ise, günlük hayatta da boş laflardan uzak kalmak odur. Yani insana aynı duruluğu ve huzuru yaşatır. Ancak şu da bir başka gerçektir ki, namazda huşu’ nasıl her zaman yakalanmazsa, boş ve faydasız sözlerden uzak kalabilmek de o kadar zordur. Bu yönüyle de aralarından bir benzerlik bulunmaktadır. Başarılabilmesi halinde her ikisinin de mü’mine kazandıracağı mutluluk ve seviye gerçekten son derece büyüktür. [23]

 

وَلاَ تَقْفُ مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ إِنَّ السَّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤَادَ كُلُّ أُولـئِكَ كَانَ عَنْهُ مَسْؤُولاً

“Bilmediğin bir şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hepsi o (yaptığı) ndan sorumludur.” [24]

Gıybet etmenin, herhangi bir Müslümanı, hoşlanmayacağı şeyleri arkasından söyleyerek çekiştirmenin haram olduğunu biliyoruz. Burada ise, bizzat kendisi gıybet etmemekle beraber, başkasının yaptığı gıybeti dinlemenin de yasak olduğunu öğrenmekteyiz. Böyle bir durumla karşılaşınca yapılacak ilk iş, bir yolunu bulup bu gıybet olayına mâni olmaktır. Hadisimiz işte böylesi bir müdâhalenin yani gıybeti yapılan Müslümanı savunmanın, ahiretteki sonucunu bildirmektedir.

Öyleyse ben Rasülullah Efendimiz’in tavsiye ettiği gibi, ya din kardeşimin haysiyetini, ırz ve namusunu, onu çekiştirenlere kaşı korumalıyım veya böyle meclislerden kalkıp giderek tavrımı koymalıyım.

Hemen hemen her gün ve saatte yaşadığımız bir olaydır. Bir dost meclisinde, bir kahve toplantısında, hanımların bir araya geldiği altın günlerinde vb. toplantılarda, ya gıybet yapılır ya da gıybet dinlenir.

Peki, gıybet’e Kur’an nasıl bakıyor? Biz mü’minleri hangi tehlikelerin beklediğini haber veriyor? Gıybet yapılırsa gıybet edenin ve edilenin durumu ne olacaktır? İşte bu soruların cevabını bakın Allahü Teala bize nasıl haber veriyor?

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اجْتَنِبُوا كَثِيراً مِّنَ الظَّنِّ إِنَّ بَعْضَ الظَّنِّ إِثْمٌ وَلَا تَجَسَّسُوا وَلَا يَغْتَب بَّعْضُكُم بَعْضًا أَيُحِبُّ أَحَدُكُمْ أَن يَأْكُلَ لَحْمَ أَخِيهِ مَيْتًا فَكَرِهْتُمُوهُ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ تَوَّابٌ رَّحِيمٌ  [12]

“ Ey iman edenler! Zannın çoğundan kaçının. Zira zannın bazısı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın ve bazınız bazınızı gıybet etmesin. Sizden biriniz ölü kardeşinin etini yemeyi sever mi? Bak hemen ondan tiksindiniz. Allah’tan korkun, şüphesiz Allah tövbeleri kabul edendir, çok merhametlidir.” [25]

Hüsn-ü zan; her şeyi iyiye yorma, her şeyin iyi tarafını görmedir.

Sû-i zan da; bunun tam tersidir.

Bu zan’na bir örnek verelim: İki arkadaş bir köşe başında durmuş karşıdan sallanarak gelen ve elinde de gazete kağıdına sarılı bir şişe olan adam görüyorlar. Birisi şöyle diyor; “Adama bak, akşama kadar meyhanede içmiş, doyamamış eline bir şişe almış içmeye devam ediyor.” Diğer arkadaş ise; “ Adam akşama kadar ayakta çalışmış, yorgun düşmüş akşam da çocuğuna süt götürüyor.” Bu arkadaşlardan ikisi de o şahsı içerken görmediler. Birisinin ki “hüsnü zan”,diğerinin ki “sûi zandır”. Hüsn-ü zanda bulunan her zaman sevap alır. Sûi zanda bulunan ise, dediği doğru olsa bile günaha girer. Çünkü gözü ile görmediği bir konuda karar vermiştir.

Efendimiz “gıybet için yapılan söz denize karışsa bulandırır” [26] Gıybetin rüzgarların kokusunu bile değiştireceğine işareten bir gün rüzgarda kötü bir koku hissedilince Efendimiz “Bu koku insanların gıybetini yapanların kokusudur”[27] buyurmuştur.

Efendimize “Gıybet nedir?” denildiğinde“Kardeşinin hoşlanmadığı şekilde onu anmandır”  [28]  buyurdu.

Yani gıybet etmenin ne kadar kötü ve iğrenç bir karşılığı olacağının ifadesidir. [29]

 

İnsanlar birbirlerinin yüzlerine karşı söyleyemedikleri sözleri niçin söylerler? Sevdiği, konuştuğu kardeşi bu çirkin sözleri niye yüzüne karşı söyleyemez? Günümüzün gelişen teknolojisinden istifade ederek, bazı kişiler cep telefonlarına mesaj göndererek, meramlarını ifade edebilmektedirler. Kişilerin şeref, haysiyet ve namuslarına dil uzatabilmektedirler.

 

Rasülullah (sav): “Kim din kardeşinin haysiyetini, ırz ve namusunu, onu çekiştirenlere karşı korursa Allah da onu kıyamet gününde korur.” [30]

O zaman başkalarının yapmış olduğu gıybeti dinlemeyeceğiz ve din kardeşimizin şeref ve haysiyetine dil uzatıldığı zaman sessiz kalmayacağız. Böylece üç soruyu tamamladık. Eğer gıybet dinlememeye de söz verdiğimiz takdirde, müjdecim, kurtarıcım, rehberim, peygamberim dediğimiz, peygamberimizin ölçülerine göre Müslümanlığımızın derecesi yükselecektir. % 40 olan başarı yüzdemiz şimdi bu üçüncü madde ile birlikte % 60’a yükselecektir.

Şimdi de dördüncü soruya gelelim. Bu soru ve alacağımız cevap da son derece önemlidir. Çünkü biz faydalı söz söylemeye, gıybet, dedikodu yapmamaya söz verdikten sonra bir de gıybeti dinlememeye ve dinleyenleri de önlemeye söz vermiştik. Bakalım dördüncü maddede ne var?

4) ACABA BEN İNSANLARIN ARASINI BOZMAK İÇİN SÖZ TAŞIYOR YANİ KOĞUCULUK YAPIYOR MUYUM?

Peygamberimiz Efendimiz (sav)’in “Koğuculuk yapan cennete giremez” [31] buyurduğunu, insanların arasını bozmak için laf taşıyanların kabirlerinde azap göreceklerini söylediğini unutmayalım. Konuyla ilgili şöyle bir hadis rivayet ediliyor:

“İbn Abbas (R.Anhüma) anlatıyor: Rasülullah (sav) (bir gün) iki kabre uğradı ve:

“(Bunlarda yatanlar) azab çekiyorlar. Azapları da büyük bir günahtan değil” buyurdular. Sonra sözlerine şöyle devam ettiler:

“Evet! Biri, nemimede (laf getirip götürmede) bulunurdu. Diğeri de idrar sıçrantısına karşı korunmazdı.” Aleyhisselatü vesselam sonra yaş bir hurma dalı istedi. İkiye böldü. Birini birinin üzerine dikti, birini de öbürünün üzerine dikti. Sonra da:

“Belki bunlar yaş kaldıkça azapları hafifler.”buyurdular.[32]

İnsanların arasını bozmak, onları birbirine düşürmek maksadıyla söz getirip işini çokça yapan, onu iş edinmiş olana nemmâm denildiği onun da cennete giremeyeceği çok kesin bir şekilde ifade buyurulmaktadır.

Halkımızın ifadesiyle “müzevirlik yapmak”,“koğuculuk etmek” demek olan nemime, iki kişinin arasına bozma amacına dayalı olması dolayısıyla gıybetten ayrılır. Çünkü gıybet, orada olmayan bir kimseyi hoşlanmayacağı bir şey ile anmaktır. Gıybette bozgunculuk maksadı bulunması şart değildir. Nemime insanların birbirleri hakkında söyledikleri sözlerin, onların yanında veya gıyabınca aralarını bozmak maksadıyla diğerine nakledilmesi demektir.

Aslında nemime, birinin sözünü onun gıyabında hakkında söz edilmiş olan kimseye götürüp “falan senin hakkında şöyle şöyle diyor” şeklinde konuşmaktır. Kişinin gıyabında olması yönüyle gıybete benzer ise de, sözü söyleyen ile nakledilen kişinin arasını bozma niyeti onu gıybetten ayırır. Bu haliyle nemime, gıybetten daha ağır bir günahtır.

Peygamberimizin kabirlerini ziyaret ederek, haklarında konuştukları iki kişiden biri olan koğucunun mezarında da rahat olamayacağı, azaba tabi tutulacağı bildirilmektedir. Peygamber Efendimiz’in, kabirlerinde azab gören o kişi hakkında “Azab görmeleri büyük bir günah sebebiyle de değil” buyurması, “onlara göre büyük olmayan” demektir. Yoksa gerçekten“büyük bir suç olmayan” demek değildir. Esasen Peygamber Efendimiz de “Evet, aslında günahları büyüktür” buyurmak suretiyle durumu açıklamış oluyor.

Nitekim işledikleri günahları ve hataları önemsemeyen, basite alan ve küçük gören çok insan vardır. Hadisimizdeki iki kişinin de bir anlamda, söz ve idrar damlacıkları arasında bir ilgi kurarak, “Bir iki söz değil mi, bir iki damlacık değil mi ne çıkar bundan” anlayışı içinde davrananlardan olduklarına işaret edilmektedir. Hatasını küçük görme halet-i ruhiyesine Hz. Aişe validemize iftira edilmesi olayı dolayısıyla yüce kitabımızda şöyle işaret buyurulur.“Siz önemsiz olduğunu sanıyorsunuz. Halbuki bu, Allah katında çok büyük bir suçtur.” [33]

Hadisimizden, koğuculuk niyetiyle ağızdan çıkacak kelimelerin, ortalığı berbat etmek bakımından idrar damlacıklarına benzetildiği izlenimini edinmek mümkün gözükmektedir. Bu da bizi, nemimenin mutlaka korunulması, temizlenilmesi gereken bir pislik olduğu sonucuna götürür.

Rasülü Ekrem Efendimizin yaş bir hurma çubuğu isteyip onu ikiye ayırdıktan sonra, “Bunlar yeşil kaldıkça belki azapları hafifler”  buyurarak o iki mezarın üzerine diktiği kaydedilir. Bu da Efendimizin günahkarlara karşı olan şefkatinin bir göstergesidir. Aynı zamanda kabristanların ağaçlandırılması ve yeşillendirilmesini teşviktir. [34]

Evet, artık bu kadar geniş bir açıklamadan sonra kim koğuculuk yaparak, kendisine cenneti haram kılmak ister. Bizim mücadelemiz, bütün gayretimiz, ibadetlerimiz hep cenneti kazanmak için değil midir? O halde peygamberimizin ölçülerine göre Müslümanlığımızın kalitesini bulmak için yaptığımız hesaplamayı hatırlarsak, koğuculuk yapmaktan da vazgeçtiğimize göre, % 80’e çıkmıştır. Artık geriye % 20 lik bir oran kalmıştır.

Şimdi % 80 müslüman olan bizlerin son bir gayretle bir soru da sorarak ve cevabını da doğru olarak vererek bunu % 100’e çıkaralım. İşte son soru da geliyor:

5) ACABA BEN YALAN SÖYLÜYOR MUYUM?

Hâlbuki benim müjdecim, kurtarıcım, rehberim, peygamberim, önderim dediğim, kendime ölçü olarak aldığım Peygamberim, yalancılığın, Müslümana yakışmayacağını, bunun münafıkların huyu olduğunu, görmediği bir rüyayı gördüm diye anlatmanın bile yalancılık sayıldığını [35], yalancının önünde sonunda cehenneme gireceğini haber veriyor:

Abdullah İbn Mes’ud (ra)’den rivayet edildiğine göre Nebi (sav) şöyle buyurdu:

“Şüphesiz ki sözde ve işte doğruluk hayra ve üstün iyiliğe yöneltir. İyilik de cennete iletir. Kişi doğru söyleye söyleye Allah katında sıddîk (doğrucu) diye kaydedilir. Yalancılık yoldan çıkmaya (fucûr) sürükler. Fucûr da cehenneme götürür. Kişi yalancılığı meslek edinince Allah katında çok yalancı (kezzâb) diye yazılır.” [36]

Hadiste, yalan konuşa konuşa insanın yalancılığı adeta meslek edineceği, yalana iyice alışacağı, yalana alışan insanın da fücur denilen her türlü kötülüğe hazır hale geleceği bildirilmektedir. Fücurun ise insanı cehenneme götüreceği anlatılmaktadır. Bu tesbit, yalan konusunda son derece dikkatli olunması için çok ciddi ve açık bir uyarıdır. Yalanın küçüğü büyüğü olmaz demektir. Ayrıca yalancılığın ve sahteciliğin İslam’da yeri olmadığını ortaya koymaktadır.

Yalancılığı âdet edinen kişinin Allah katında“kezzâb” diye tescil edilmesi, yalanın insanı ne kadar ağır ve kötü bir duruma düşürdüğünü göstermektedir. Ahirete ait sonuç ise, cehennem olmaktadır.[37]

Müjdecim, kurtarıcım, rehberim, peygamberim dediğim ve kendisine uymayan ölçü hayat bile olsa teperim dediğimiz o yüce insan, bizi münafık olmaktan korumak için bakın, münafıkları nasıl tarif ediyor:

“Dört huy vardır ki bunlar kimde bulunursa o kişi tam münafık olur. Kimde de bu huylardan biri bulunursa, onu terk edinceye kadar o kişide münafıklıktan bir sıfat bulunmuş olur:

Kendisine bir şey emanet edildiği zaman ona ihanet eder. Konuştuğunda yalan söyler. Söz verince sözünden döner. Düşmanlıkta haddi aşar, haksızlık yapar. [38]

Hadiste geçen nifak, inançta iki yüzlülüktür. Yani içinden inanmadığı halde inanıyormuş gibi davranmak demektir. Böylesi bir inanç sahtekârlığının dışa vurumunun dört yolu hadisimizde teşhis edilmektedir. Bu dört huyun hepsinin birden bir kişide bulunması o kişinin tereddütsüz ve katıksız bir münafık olduğunu göstermektedir. Bu dört huydan herhangi birinin kendisinde bulunduğu kişi, o huyu terk edinceye kadar, münafıklıktan bir alamet taşımaya devam eder. Kişinin münafıklığını gösteren işaretlerden biri de yalancılıktır.

Yalan konuşmayı, yalan dolanla iş çevirmeyi beceri ve başarı sayanlar, bu hadis-i şerifin taşıdığı tehdit unsurunu iyice düşünmelidirler. Tabii münafığın, kâfirden daha beter bir durumda olduğunu unutmadan bu değerlendirmeyi yapmalıdırlar.

Hadisimiz, bir bakıma yalanın haram kılınmasının gerekçesini de gözlerimiz önüne sermektedir. Çünkü insanı münafık durumuna düşüren bir huy elbette Müslümana yakışmaz. Müslümanın ondan uzak kalması gerekir.

Bizi bizden daha çok düşünen Rabbimiz’in yalan konusunda koyduğu yasağı dikkate alıp ona göre doğru sözlü, dürüst bir Müslüman olarak yaşamaya bakmak bizlere düşen en önemli görev olmalıdır. İzzet, şeref ve mutluluk her konuda olduğu gibi bu mevzuda da yüce dinimizin koyduğu sınırlara bağlı kalmakla sağlanabilir.

Emanete ihanet, sözünde durmamak, düşmanlıkta aşırı gidip haksızlık etmek gibi hadisimizde zikredilen münafıklık alametlerinin her birinin ne kadar büyük kusurlar olduğu ve onlardan uzak kalmanın ne kadar gerekli bulunduğu günümüzde çok daha iyi anlaşılmaktadır. Kendi iç güvenini büyük ölçüde kaybetmiş bir toplumun fertleri olarak, bu hadisi herhalde en iyi biz anlamaktayız. “Temiz toplum” bu ahlaki ve yaygın kusurlardan kurtulmadan nasıl oluşturulabilir ki?[39]

Hadis-i şerifte sayılan dört alametten birincisi yani;

1. Yalan söylemek; sözün bozuk olmasına;

2. Va’dinden dönmek; niyetin bozukluğuna,

3. Hıyanet; fiilin, davranışın bozukluğuna,

4. Düşmanlıkta haddi aşmak; karakterin ve seciyenin bozukluğuna delalet eder.

Bu alametler, bazen gerçekten Müslüman birinde bulunabilir. O takdirde o kimseyi küfürle veya münafıklıkla mı itham edeceğiz? Hâlbuki bir müslümanın kâfir veya münafık olduğuna hükmetmenin caiz olmadığı, hatta bunun haram olduğu konusunda ümmetin icmâi vardır. İmam Nevevi, kendisinde bu nitelikler bulunan müslümanın münafığa benzediğini ve münafıkların ahlakıyla ahlâklandığını fakat kâfir ya da münafık olmadığını söyler. Rasülü Ekrem Efendimiz, Müslümanların münafıklık alametlerini adet ve ahlak haline getirmemelerini ihtar eder ve onları bundan sakındırır.[40]

O halde ben de yalandan sakınmalıyım, şahsiyetli bir Müslüman olduğumu hiçbir zaman unutmamalıyım.

Şimdi bu beş soruyu değerlendirdiğimiz zaman, hepsine olumlu cevap verdiğimiz zaman Müslümanlığımızın derecesi % 100’e çıkmaktadır. Tabii ki bu soruları arttırmak, farklı alanlarda sorular sormak mümkündür. Ancak bu makale çerçevesinde bu sınırı da çizmek gerekir.

Evet, artık yalan söylemenin müslümana ait bir sıfat olmadığını da öğrendik. Müslüman doğru olacak, Peygamber Efendimize cahiliye döneminde söylenildiği gibi “el-Emin” diye anılacak. Adımızın Hasan, Hüseyin, Ahmet, Mehmet olması ne kadar normal ve tabii ise, “el-Emin” olmak da o kadar tabii ve normal olmalıdır. Hiçbir Müslüman, ben hem müslümanım hem de bana güvenilmez demek istemez. Peki bu nasıl olur?

Müslümanın kardeşine yardım etmesi, güler yüz göstermesi, ihtiyacı olduğunda karşılaması, sıkıntısı varsa sıkıntısını gidermesi onun vasıflarındandır.

Hz. Peygamber, söz ve fiillerinde insanlığın, hayatın her sahasına dair takip edeceği misaller bulunan, yolundan gidenlerin, hayatlarını sevgi, güzellik, huzur ve hayırla süsleyecekleri örnek insandı.[41] Kendisine Peygamberlik vazifesi verilmesinin ilk dönemlerinde, üstlendiği görevin ağırlığını ve karşılaşabileceğini tahmin ettiği gelişmelerin kaygısını çekerken, Hz. Hatice’nin söylediği şu sözler, onun kişiliğini tanımak açısından oldukça önemlidir.

“… Vallahi, Allah seni utandırmaz. Çünkü sen, akrabalarına bakarsın, sözün doğrusunu söylersin, fakir ve muhtaçlara elinden gelen yardımı yapar, hiç kimsenin kazandıramayacağını kazandırırsın. Misafirlere ikram eder, onları ağırlarsın, Hak’tan gelen felaketler karşısında insanlar yardım edersin.”[42]

Peygamberim de mü’minlerin tıpkı, bir binanın parçaları gibi birbirine tutkun olmaları gerektiğini, Müslümanların din kardeşini düşmana teslim etmeyeceğini, sıkıntıda ise sıkıntısını gidereceğini, darda ise elinden bir birbirlerine tıpkı bir beden gibi sargın olacaklarını, birbirinin derdiyle dertleneceklerini söylüyor.

 “Müslüman Müslümanın (din) kardeşidir. Ona zulmetmez. Onu düşmana terk etmez. Kim (din) kardeşinin bir ihtiyacını karşılarsa Allah da onun bir ihtiyacını karşılar. Kim bir Müslümandan dünya sıkıntısını giderirse Allah da buna karşılık ondan kıyamet gününün sıkıntılarından bir sıkıntıyı giderir. Kim bir Müslümanın ayıbını gizlerse Allah da kıyamet gününde onun ayıbını örter. [43]

Müslümanların kardeşliği İslamiyet itibariyledir. Nitekim Allah (c.c.)

إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ

“Mü’minler ancak kardeştir.” [44]buyurmuştur.

Canlıların rızkını Allah üstlenmiştir. Onların sıkıntılarını ve ihtiyaçlarını gidermek, onlara iyilik yapmaktır. Müslümana zulmetmek ve onu zalimlerin eline terk etmek haramdır. Müslümanın ihtiyacını karşılamak ve sıkıntısını gidermek için çalışmak Müslümanların görevidir. [45]

Konumuzla ilgili bir diğer hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz şöyle buyuruyor:

“Birbirlerini sevmekte, karşılıklı acımalarında, esirgemelerinde mü’minler, uzuvlarından biri hastalanınca diğer azalarının da birbirlerini uykusuz ve ateş içinde bırakarak onun acısına ortak olan vücut gibidir.” [46]

Benim Peygamberim aynı zamanda; “Sizden biriniz kendisi için sevip arzu ettiği şeyi din kardeşi için de sevip arzu etmedikçe gerçek anlamda iman etmiş olmaz.” buyuruyor. [47]

Yine benim Efendim Müslümanların karşılıklı görevlerinden söz ederek birbirinize selam verin alın, hastalandığınız zaman birbirinizi ziyaret edin, ölenlerinizi defnedin, haksızlığa uğrayanlara yardım edin, davet edenin davetine katılın, aksırana teşmit edin, diyor. [48]

Acaba ben din kardeşlerime ne ölçüde yakınlık duyuyor, onlarla ne kadar ilgileniyorum? Haksızlığa uğrayan kardeşime ne kadar yardım ediyor, yanlarında ne ölçüde yer alıyorum? Kısacası ben onlara ne kadar değer veriyorum?

Netice itibariyle benim Peygamberim Allah’tan aldığı buyrukları getirdi, uymam ve uygulamam için ortaya bir hayat tarzı koydu. Bana, dünya imtihanında başarılı olmanın yolunu ve usulünü gösterdi. Acaba ben onun ortaya koyduğu hayat tarzını ne kadar benimsiyorum? Onun buyruklarına ne kadar saygılı, sünnetine ne kadar bağlıyım? Hepsinden önemlisi, acaba ben, onun koyduğu ölçülere göre ne kadar müslümanım?

Yaşadığımız hayatı yeniden gözden geçirelim. İçinde 24 saatimizi geçirdiğimiz evimizin ne kadarı Muhammedî kokuyor, çocuklarımızla münasebetimizde peygamberimizin şefkatini, merhametini onlara da aktarabiliyor muyuz? Çocuklarla çocuk olabiliyor, onların dilinden anlayabiliyor muyuz? Çocuklarımıza peygamberimizi tanıttık mı?

Babam, biz çocukken şöyle anlatırdı. “Oğlum biz sizi dedenizin yanında sevemedik. O zaman bir babanın yanında çocuğunu öpmek, sevmek, okşamak ayıp sayılırdı.” diye anlatırdı. Örf adına, adet adına ne kadar yanlışlar yapılıyor.

Şimdi Asr-ı Saadet’e gidelim. Bakalım o zaman ile günümüz arasında nasıl bir benzerlik var. Bu sorunu, Yüce Peygamberimiz nasıl çözmüş:

Aişe (r.anha) anlatıyor:

Çölde yaşayan bedevîlerden bir grup Rasûlullah (s.a.v.)’in huzuruna geldiler ve:

-  Siz çocuklarınızı öpüyor musunuz? diye sordular. Peygamberimiz:

-  “Evet” buyurdu. Onlar:

-  Fakat biz, Allah’a yemin ederiz ki, onları öpmüyoruz, dediler. Rasûlullah (s.av.):

-   “Allah sizin kalplerinizden merhamet duygusunu çıkarıp almışsa, ben ne yapabilirim ki”! [49] buyurdu.

Çölde yaşayan ve medenî davranışlardan uzak olan, katı kalpli, kabı tavırlı kimselere a’rabî veya çöle mensup kişi anlamında bedevî denilir.  Bunlar zamanla Rasul-i Ekrem (s.a.v.)’in huzuruna gelerek Müslüman olmuşlar ve İslam’ın getirdiği üstün değerleri benimseyerek medenî bir hayata kavuşmuşlardır. Ancak bu değişim ve gelişimin herkeste bir anda olduğu düşünülemez. Çünkü insanın alışık olduğu âdetlerden, edindiği huylardan ve ahlâk haline getirdiği davranışlardan bir anda vazgeçmesi mümkün olmayabilir.

Peygamber Efendimiz’in yanına gelen bir grup bedevî, Müslümanların küçük çocuklarını öptüklerini ve sevip okşadıklarını görünce, buna şaşırarak:

Yoksa söz çocuklarınızı öpüyor musunuz? diye sormaktan kendilerini alamamışlardır. [50]

Şimdi benim iki tane kızım var. 17 Ağustos 1999 Marmara depreminde, İzmit’te kayınpederime ait 7 katlı evin üçüncü katında iken bina depremde dümdüz oluyor. Tam 38 saat sonra eşim, iki kızım ve kayınvalidemi Allah bize bağışladı. Kayınpederim vefat etti.

Kayınpederim 20 yıl Almanya’da çalıştı. Bütün parasını bir eve yatırdı. Dört katlı idi. 3 Kat daha çıktı. Son katı teras katı olarak yaptı. Bizler damadı, kızı, torunları, oğlu, gelini ziyaretlerine geldiğimizde rahat edelim diye yaptı.

Eğer o binanın kendisine mezar olacağını bilseydi, yapar mıydı? Sizler bu konferansa gelirken yolda kaza yapacağınızı bilseniz gelir miydiniz?

Evet, babam bizleri küçükken öpemediğinden yakınırken, ben onun anlattıklarına göre şöyle düşündüm. “Oğlum biz çocuklarımızı dedenin yanında öpemedik. Ama siz çocuklarınızı öpün, sevin, bizim yapamadığımız güzellikleri siz yaşayın” şeklinde anladım. Ama yanlış anlamışım. Çünkü ben kızlarımı babamın, annemin yanında sevince, babam anneme. ”Şu bizim Vehbi’ye söyle, fazla ileri gidiyor. Bıraksın da buradayken biz sevelim. Onlar evlerine gidince sevsin” diyor.

Şimdi ben merak ediyorum. Bu davranışın hangi tarafı Peygamberî kokuyor? Bu davranış gelenek kokuyor. “Biz büyüklerimizden böyle gördük. Onları zamanında eleştirdik. Ama artık büyük biziz. Bizler her ne kadar onları eleştirsek, davranışlarını beğenmesek de, onlar gibi davranmalıyız” düşüncesi ne kadar da yanlış bir düşüncedir. Büyüklerimiz farkında olmadan, yetiştiği ortamın kalıbına kendiliğinden giriveriyor.

 Onun için sevin çocuklarınızı, öpün, koklayın. İnsan çocuğunu sevmek için babasından, annesinden izin mi alacak? Babacığım diye kollarını açarak size koşan yavrunuza, “Babam, annem var seni kucağıma alamam” diye nasıl dersiniz? diyemezsiniz.

 


BİR GÜN KAPI ÇALAR

Sabahın erken saatlerinde... Açarsınız. Sütçünüzdür gelen. Sütçünün litreliğinden kabınıza dökülen beyazlıkta sabahın güzelliğine kavuşursunuz. Gözünüzde pırıl pırıl  bir sabah kahvaltısı canlanır. İçinizden"Bugün kahvaltıyı bahçede yapayım" diye geçirirsiniz...

Kapı  Çalar...

Gelen postacıdır. Kucağında büyükçe bir paket. Uzattığı kağıda imza atarsınız. Daha önceden ısmarladığınız kitaplara kavuşmanın sevincini yaşarsınız. Zaten tatilde olduğunuzdan bu kitaplara çok ihtiyacınız  vardır. "Artık canım sıkılmayacak " deyip keyiflenirsiniz. En çok merak ettiğinizi alıp şezlonga uzanırsınız…

Kapı Çalar... 

Kapıya koşarsınız. Yıllardır görmediğiniz bir dost gelmiştir. Sevinirsiniz. Sohbetleriniz saatler boyu,  hatta bütün gün sürer. "Yaşamak ne güzel " dersiniz içinizden. Hele böyle dostlar varken..

Kapı Çalar...

Çalmadan içiniz titremiştir zaten "O" dur gelen. Yüzyıllardır  bekliyormuş gibi koşarsınız kapıya. Oysa dün gece ayrılmışsınızdır. Teninin tuzu hala dudaklarınızda, kokusu burnunuzda, sesi kulaklarınızdadır. "Nerede kaldın?" dersiniz. "Öyle özlemiştim ki ..." Sarılırsınız bir daha kopmamacasına, öpersiniz doyasıya, hayır  hayır doyamamacasına.

Kapı Çalar...

Dürbünden bakarsınız. Kimseyi göremezsiniz. Dönüp yeniden koltuğa gömülürsünüz. Bir daha çalar. Bakarsınız, yine kimse yok, tam o sırada bir daha çalınca kapıyı açarsınız. Komşunuzun oğlu, elindeki sopayla zile uzanmakta. Meğer tuzları bitmiş. İçeriden tuz getirirken kendi kendinize söylenirsiniz. "Elbette göremem. Keratanın boyu bir metre.." Bu küçük hadise neşelendiriverir ortalığı....

Kapı Çalar...

Düşüp bayılacak kadar şaşırırsınız. Askerdeki oğlunuz haber  vermeden izne çıkmıştır. "Oğlum benim.." diye hasretle kucaklarken göz yaşlarınızı  zaptedemezsiniz. Mutluluğunuz oğlunuzun izni kadar uzar...  Kapının her çalışında sanki mutluluğa koşmaktasınız. Huzur tüter gözlerinizden. Her sessizlikte kulaklarınız zil sesi arar...  

Ve kapı çalmaz.

O gün en büyük misafiriniz gelir. Adeta kapıyı kırmıştır. Alıp gider sizi, şaşırırsınız. 
"Niye haber vermedi?" diye içinizden geçirirken;"Doğduğundan beri zile basmaktayım" der. Bir şeyler söylemek istersiniz o an. Ama o andan sonra diliniz dönmez. Ölüm sessiz sedasız gelivermiştir...

Evet, biz o Yüce Peygamberi çok özledik. Bir gün kapımızı çalar diye bekliyoruz. Evimiz her onu misafir etmeye hazır bir şekilde bekliyor. Başta kendimiz, ailemiz, çocuklarımız hep onun izinde, onun yolunda. Yani Peygamberimiz gelse hazırız değil mi? O Yüce insanı, “Hoş Geldin Ya Rasulallah” İşte bu benim eşim, benim kızım, oğlum Ya Rasulallah.. Buyur, evimizin en güzel köşesini, en güzel odasını Senin için hazırladık. Evimize şeref verdin demeye hazırız.

Sonuç olarak;

Hz. Peygamberi örnek almayı ve onun hayatından davranış modelleri çıkarmayı; sahip olduğu ahlâki faziletleri hayata geçirmeyi, getirmiş olduğu dini zihniyeti benimsemek ve gelişen olaylar karşısında onun gibi tavır alabilmek şeklinde anlamamız gerektiği kanaatindeyiz.

Ne olur.

Gel Ey Muhammed bahardır

Dudaklar ardında saklı

Âminlerimiz vardır.

Hac’dan döner gibi gel

Mirac’tan iner gibi gel

Bekliyoruz yıllardır.

 

Bir demet gül var elimizde, titreyen yüreğimiz var. Güllerimiz solmadan, gül kurusu ağlamadan yüreğimiz, ne olur gel Efendimiz.


ONU HER VARLIK SEVDİ

Onu neler sevmedi, kimler sevmedi ki...

Onu her şey sevdi, her varlık sevdi.

İşte onu sevenlerin bazıları:

Bulutlar sevdi onu, güneşten koruyarak...

Ağaçlar sevdi onu, toprağı yarıp yerinden çıkarak...

Kurtlar sevdi onu, çobanlara rehber olarak...

Güvercinler sevdi onu, önünde yuva yaparak

Örümcekler sevdi onu, huzurunda ağ örerek...

Keçiler sevdi onu, sütsüz halde iken süt vererek...

Develer sevdi onu, görünce önünde çökerek...

Azgın boğalar sevdi onu, karşısında boyun bükerek...

Geyikler sevdi onu, verdiği sözde durarak...

Dağlar sevdi onu, heyecanından titreyip sallanarak...

Taşlar sevdi onu, avucuna girince “Allah Allah!” diyerek.

Toprak sevdi onu, ayağını vurunca bağrından su fışkırtarak...

Kuyular sevdi onu, kupkuru iken sularla çağlayarak...

Aylar sevdi onu, bir işareti ile iki parçaya ayrılarak...

Güneşler sevdi onu, batmasını geciktirerek...

Melekler de sevdi onu, savaşlarda yardım ederek...

Cinler sevdi onu, sesini duyunca hayran kalarak...

İnsanlar sevdi onu, sesini duyunca hayran kalarak...

Bebekler sevdi onu, can atarak, canlar vererek...

Ama asıl onu Rabbi seviyordu, ona “Habibim” dedi en çok sevdiğini ifade ederek...

Peygamberimizi sevmek, imandır, ibadettir, Cennettir, huzurdur, mutluluktur.

Peygamberimizi sevmek hepimiz için en üstün sevinç ve neşedir, heyecandır ve güzelliktir.

O olmasaydı, ne biz olurduk, ne dünya ve de evren.

Gerçek mü’min olmak onu sevmekten geçiyor. Allah’ı sevmenin ölçüsü de onun izinden yürümekten geçiyor.

Ne mutlu size, ne mutlu bize ki, o bize sevgiyi, sevmeyi ve sevilmeyi öğretti.

Ve onu, canımızdan çok seviyoruz, sevmeliyiz. [51]

 

 

NOT: Bu konferansın power point sunumunu indirmek için tıklayınız  


[1] Ahzab, 33/21.

[2] Çağrıcı, Mustafa, “Nebevi Öğretide İdeal Birey, Toplum ve Devlet”, Hz. Peygamber’in Hayatından Davranış Modelleri, 3. Baskı, Ankara, s. 73; Yüksel Salman-Dr. Mehmet Canbulat-Dr. Yaşar Yiğit,  Hz. Peygamber’in Örnekliği, İslan’ın Sosyal Dayanışma ve İsrafa Bakışı, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara, 2002, s.4.

[3] Prof.Dr. M. Yaşar Kandemir, Canım Arzular Seni “Onun Ölçülerine Göre Ben Ne Kadar Müslümanım?” Altınoluk Dergisi, Temmuz, 1998, Sayı:149. s.5.

[4] Buhari, Rikak 8; Müslim, Cennet 1. Ayrıca bk. Ebu Davud, Sünnet 22; Tirmizi, Cennet 21; Nesâi, Eyman 3.

[5] İmam Nevevi, Riyazü’s Salihin, Peygamberimizden Hayat Ölçüleri, Terc:Prof. Dr. M. Yaşar Kandemir, Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan, Doç.Dr. Raşit Küçük, Erkam Yayınları, İstanbul, tarihsiz, c.1. s.406-407.

[6] Buhari, Rikak 29.

[7] İmam Nevevi, Riyazü’s Salihin, Peygamberimizden Hayat Ölçüleri, Terc:Prof. Dr. M. Yaşar Kandemir, Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan, Doç.Dr. Raşit Küçük, Erkam Yayınları, İstanbul, tarihsiz, c.1. s.413.

[8] Buhari, Rikak 23.

[9] Buhari, Ezan 158, Zekat 20, el-Amel fi’s-salat 18; Nesâî, Sehv 104.

[10] Nur 24/37.

[11] İmam Nevevi, Riyazü’s Salihin, Peygamberimizden Hayat Ölçüleri, Terc:Prof. Dr. M. Yaşar Kandemir, Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan, Doç.Dr. Raşit Küçük, Erkam Yayınları, İstanbul, tarihsiz, c.1. s.379-380.

[12] Tirmizi, Kıyamet 25.

[13] Tirmizi, Kıyamet 25.

[14] Müslim, İman 77.

[15] Tirmizi, zühd 11: Ayrıca bk. İbni Mace, Fiten 12.

[16] İmam Nevevi, Riyazü’s Salihin, Peygamberimizden Hayat Ölçüleri, Terc:Prof. Dr. M. Yaşar Kandemir, Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan, Doç.Dr. Raşit Küçük, Erkam Yayınları, İstanbul, tarihsiz, c.2. s.405.

[17] Kaf, 50/17-18.

[18] Yasin, 36/65.

[19]  Prof.Dr. M. Yaşar Kandemir, Canım Arzular Seni “Onun Ölçülerine Göre Ben Ne Kadar Müslümanım? Altınoluk Dergisi, Temmuz, 1998, Sayı:149. s.5-6.

[20] Ebu Davud, Edeb 35.

[21] İmam Nevevi, Riyazü’s Salihin, Peygamberimizden Hayat Ölçüleri, Terc:Prof. Dr. M. Yaşar Kandemir, Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan, Doç.Dr. Raşit Küçük, Erkam Yayınları, İstanbul, tarihsiz, c.6. s.460-461.

[22] Mü’minun 23/3.

[23] İmam Nevevi, Riyazü’s Salihin, Peygamberimizden Hayat Ölçüleri, Terc:Prof. Dr. M. Yaşar Kandemir, Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan, Doç.Dr. Raşit Küçük, Erkam Yayınları, İstanbul, tarihsiz, c.6, s. 464.

[24] İsra, 17/36.

[25] Hucurat, 49/12.

[26] Ebu Davud, Edeb 40. (Hadis no:4875).

[27] Ahmed b. Hanbel, Müsned 3/351.

[28] Ebu Davud, Edeb 40, (Hadis no:4874).

[29] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları, İstanbul, 1998, c.7, s.209-210.

[30] Tirmizi, Birr ve Sıla 20.

[31] Buhari, Edeb 50.

[32] Buhari, Vüdu 55,56, Cenaiz, 82, 89, Edeb, 46, 49; Müslim, Taharet 111 (292); Tirmizi, Taharet 53 (70); Ebu Davud, Taharet 11 (20,21); Nesâi, Taharet, 27 (1, 28-30).

[33] Nur, 24/15.

[34] İmam Nevevi, Riyazü’s Salihin, Peygamberimizden Hayat Ölçüleri, Terc:Prof. Dr. M. Yaşar Kandemir, Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan, Doç.Dr. Raşit Küçük, Erkam Yayınları, İstanbul, tarihsiz, c.6. s.485-487.

[35] Buhari, Ta’bir 45. Ayrıca bk. Ebu Davud, Edeb 88; Tirmizi, Rüya 8; İbni Mâce, Rüya 8.

[36] Buhari, Edeb 69; Müslim, Birr 103-105. Ayrıca bk. Ebu Davud, Edeb 80; Tirmizi, Birr 46; İbni Mâce, Mukaddime 7; Dua 5.

[37] İmam Nevevi, Riyazü’s Salihin, Peygamberimizden Hayat Ölçüleri, Terc:Prof. Dr. M. Yaşar Kandemir, Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan, Doç.Dr. Raşit Küçük, Erkam Yayınları, İstanbul, tarihsiz, c.6. s.497-498.

[38] Buhari, İman 24, Mezalim 17, Cizye17; Müslim, İman 106. Ayrıca bk. Ebu Davud, Sünnet 15; Tirmizi, İman 14; Nesâi, İman 20.

[39] İmam Nevevi, Riyazü’s Salihin, Peygamberimizden Hayat Ölçüleri, Terc:Prof. Dr. M. Yaşar Kandemir, Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan, Doç.Dr. Raşit Küçük, Erkam Yayınları, İstanbul, tarihsiz, c.6. s.499-500.

[40] İmam Nevevi, Riyazü’s Salihin, Peygamberimizden Hayat Ölçüleri, Terc:Prof. Dr. M. Yaşar Kandemir, Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan, Doç.Dr. Raşit Küçük, Erkam Yayınları, İstanbul, tarihsiz, c.2. s.114.

[41] Efzalu’r-Rahman, Siret Ansiklopedisi, İstanbul, 1990, c.3, s.198-199.

[42] Buhari, Bed’ül-Vahy, 3; Mülim, İman, 252; Ahmet b. Hanbel, VI, 223.

[43] Buhari, Mezalim, 3; Müslim, Birr, 58 (2580)

[44] Hucurat 49/10.

[45] Riyazü’s-Salihin, İmam Nevevi, Tercüme ve Şerhi, Mütercim: İhsan Özkes, Esra Yayınları, Konya, 1996. c.2, s.56-57.

[46] Buhari, Edeb 27; Müslim, Birr 66 (2586)

[47] Buhari, İman 7.

[48] Buhari, Mezalim 5, Cenaiz 2; Müslim, Selam 4.

[49] Buhari, Edeb 18; Müslim, Fezâil 164.

[50] İmam Nevevi, Riyazü’s Salihin, Peygamberimizden Hayat Ölçüleri, Terc:Prof. Dr. M. Yaşar Kandemir, Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan, Doç.Dr. Raşit Küçük, Erkam Yayınları, İstanbul, tarihsiz, c.2. s.184

[51]  Mehmet Paksu, Peygamberimi Seviyorum “Onu Her Varlık Sevdi” İstanbul, s.5-6

Konferansın kaynağı:
http://www.vehbiaksit.net/?pnum=140&pt=%25+Ka%C3%A7+M%C3%BCsl%C3%BCman%C4%B1z%3F 

 


Yorumlar - Yorum Yaz
Ses Gazetesi
Hadislerle İslam
Günlük Program
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi10
Bugün Toplam12
Toplam Ziyaret1969664

Uymazsan Trafige

Dini Bilgiler
Google Translate
Her Güne Bir Ayet ve Hadis

30 Cüz ve Mesajlar
Siyer Araştırmaları Merkezi



İslam Ansiklopedisi
Hava Durumu
Anlık
Yarın
16° 26° 15°
Diyanet Namaz Sitesi
Diyanet PDF
Kuran Elif Bası